11.09.08
|
#1
|
|
Uzman Üye
Points: 11.641, Level: 46 |
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 1.716
|
Vuslattır Ayrılıklar...
Hep ayrılık, isteğe erince istek ölür,
Bir anda ölseler de insanlar tek tek ölür...
N. FAZIL
Bin bir ümit ve sevgiyle örgülediğim güne hazırlanıyorum karanlığın aydınlığa çalan vaktinde. Kaneviçesini kuruyorum gökkuşağı renklerinden derlediğim ilhamlarla öğrencilerimin. Ümitli olmalıyım, sevgi ummanları oluşturup incilerle yağmalıyım yüreklerine.
Yolculuk, her zaman düşündüm onu;
İçimde bu azgın davet ne demek?
Oraya, nerdeyse güneşin sonu,
Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.
Bir bir üşüştüler anılarıma ayrılıklarım adımlarken erkenden kaldırımları. Ayrılık türküleri mırıldanırken seyrettim kavuşmaların rengini. Hatırladım hıçkırıklara bulanmış ellerin mendil sallar gibi uçuştuklarını havada. Ayrılıklarda tattım zehri bir, bir de kavuşmalarda. Bulutların üstüne vardım da ayrılığa nedamet duydum rüzgarlardan. Yollara düştüm de ağlaşma duydum dağlanmış yüreklerle tanış asfaltın çakıl taşlarından. Kavak yelleri esiyor ve küçülüyor uzaklarda yollar kıvrım kıvrım kıvranan. Karalar giyinmiş dağların başı, yağmalara çırpınan bulutlarla barışık. ''Han sarhoş hancı sarhoş'' ayrılık eleminden sanıyorum. Sararan ve kızaran yaprakların dövündüklerini düşünüyorum rüzgarın önünde bir o yana bir bu yana. Görüyorum ki, otağını kurmuş ayrılığım gurbet diyarına. Çaresiz kabulleniyorum artık bir ''hu'' ile yüreklerin ısınacağını, kavrulacağını ayrı düşmüşlerin!
Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar;
Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var?
Doğarken ayrılıkla yoğrulmamış mıydı hamurum asırlar öncesinden zaten? Menşeinden bir bedene bürünüp ayrılmamış mıydım? Bana biçilen ömrün her safhasında tatmamış mıydım bu zehri? Ruh bedene girdi, düştü ayrılığa. Beden, bağrından kopup gözyaşı döktü ardından toprağın. Cansız heykel, ruhla buldu kimliğini ayrılıklarla örgülü. Günler, hayatın ömrün yüzünü acı rüzgarıyla yalarken her geçen zamana ağıtlar yaktı. Ruh bedene ram oldu, gün gördü ağladı; fani bedenine el sallayıp yürekleri dağladı. Doğdu da ağladı, gitti de. Hep ayrılık türküsüydü bunlar. Bitmezdi bu besteli güfteler. Haddizatında ayrılıktı bir yerden diğer yerlere. Birini sevinçten, diğerini kederden göz yaşına boğardı ayrılık. Başı elem sonu elem olan bu hayatın vardır bir lezzeti bilene. Hakikate uyanan gözler her elemin bir lezzet netice verdiğini fark ederdi.
Büyük randevu…Bilsem nerede, saat kaçta?
Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?
***
Ağzıma soğuk kurtlar dolacak, gözüme kum;
Dipsiz kuyu, sürdükçe zaman, sürecek uykum...
Derken, ayrılık motifleri yağdı ilhamlarıma. Evden ayrılıp okuluma kavuşuyorum, okulumdan eve... Bu döngü devam eder biçilmiş müddetçe. Yine başlar bir yerden bir yere bahsimiz. Evden şehre, şehirden şehre ve denizler aşırı ülkelere... Bir amaç uğruna dilek ve temennilerle. Gidip de döneklerden olmamacasına... İçimizi ve içleri ısıtan tavrıyla, ''soğuk''un bile içinin titrediği diyarlarda benzeri ayrılışlar ve kavuşmalar... Hiç bitmeyecek bu serüven var oldukça yaşamak, yok olmadıkça ayrılık... Varmış yokmuş neye yarar? Ayrıyım asırlardır dilimde terennümümden? Söyler dururum şarkı gibi ismini. Rüyalarımda görmek niyetiyle koştururum ölümün yarısına.
Allah’tan ümit kesilmez. Beklerim ben ayrılık ve kavuşmayı bunca yıl beklediğim kadar. Binlerce hamd ve sena olsun kavuşturana, kavuşturacak olana.
Hangi dağa tırmansam, muradım ötesinde;
Murad, bugün yerine her günün ertesinde...
__________________
GünBatımı gibi kayboluverdin birden... avucumda eridin...
|
|
|