ForumPaylas.net
 

Geri git   ForumPaylas.net > Edebiyat ve Sanat > Edebiyat
Şifremi Unuttum? Üye Ol!

Magazin

...


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 23.06.08   #1
Asistan Moderatör
Points: 5.332, Level: 31
Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31
Activity: 6%
Activity: 6% Activity: 6% Activity: 6%
 
tonmaister - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart Bir Acaip Adam Neyzen Tevfik Kolaylı



HAYATI
Tevfik, 24 Mart 1879 pazartesi günü Muğla'nın Bodrum ilçesinde dünyaya gelmiş. Babası Hasan Fehmi bey aslen Samsun-Bafra ilçesine bağlı Kolay Beldesindendir. Kolaylı soyadı da buradan gelir. Babası Soyadı kanunu çıkınca memleketinin ismini soyisim olarak almıştır.Babasının Kolaylı olmadığı Kolay'da görev yaptığı gibi yanlış bilgiler ortada dolaşmaktadır. Aksine Neyzen Tevfik'in babası Bafra Kolay'lıdır, Neyzen doğduğu esnada Bodrum'da Rüştiye ( Ortaokul ayarında) öğretmenliği yapmaktadır.

Hasan Fehmi Bey, aydın düşünceli, kültürlü, müzikten anlayan, sanatsever ve nükteci bir insan. Anlayışlı, hoşgörülü ve hepsinden önemlisi de sevgisini açığa vurmaktan kaçınmayan bir baba. Annesi Emine Hanım'ın kişiliğine, öğrenim durumuna ilişkin hiçbir şey bilmiyoruz. Ama Neyzen'in "anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız, mâsum insanlık ifadesi" sözlerinden onun da anlayışlı, sevecen ve hoşgörülü bir kişi olduğu söylenebilir. Bütün bunlardan dengeli bir aile ortamında büyüdüğü anlaşılıyor.

Birde kardeşi vardır. Ahmet Şefik Kolaylı. İstiklal savaşından sonra Şefik bey Pendik Bakteriyolojihanesine müdür olarak atanmış ve bu görevde 1939 yılına kadar katılmıştır.1939 – 1945 yıllarında Tarım Bakanlığı teftiş heyetinde çalışmış, 1946-1951 yıllarında Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığında bulunmuştur.
Şefik Bey’in sığır vebası , tavuk kolerası aşısı , antraktsa teşhis çiçek aşısı Anadolu keçilerinin plöro-paömonisi konularında çalışmaları vardır.
Bakteriyolog Ahmet Şefik Kolaylı, ağabeysi Neyzen Tevfik’e onun anılarına ve eserlerine büyük önem vermiştir. Türk Ansiklopedilerinin hepsinde bugün neyzen Tevfik Kolaylı’nın adı bulunuyorsa, bu başarıda , ansiklopedilerimizde adı olmayan Şefik bey’in payı büyüktür. O, bütün hayatı boyunca Neyzen’in koruyucu mesleği olmuştur.

Neyzen Tevfik'in çocukluğu Bodrum'da ailesi ile beraber geçmiştir. Neyzen Tevfik, daha sonraları hayatında önemli yer tutacak bazı olayları Bodrum'da yaşamıştır. Bunlardan biri Neyzen Tevfik'in Sara hastalığının sebebi ile illgilidir.

Neyzen yedi yaşında iken, Muğlalı Kel Mülâzım Hüseyin Ağa müfrezesinin kent çarşısında, eşkıyaların kesik başlarını halka gösterirken Neyzen Tevfik'de orada bulunur. Bu görüntü onun hayalinden silinmez ve Urla'da başlayacak olan Sara nöbetlerinin tetikleyicisidir.

Olayı bir de Neyzen Tevfik'in ağzından dinleyelim.

Neyzen anlatiyor ; "Okula yeni baslamistim,bir aksam paydos olmus,ben babamla beraber eve gitmek üzre yola koyulmustum.Tam çarsi hizalarina geldigimiz sirada uzaktan gelen davul,zurna sesleriyle durakladik.Ben daha o yasta musikinin tutkunu,çilginca düskünüydüm.Babami elinden çekerek çalgi seslerinin geldigi tarafa dogru adeta sürüklüyordum.Nihayet alayin ucu Köskiçi meydaninda göründü.Biraz daha yaklasinca zurna ve lavtalarin ahengine tempo tutan davul tokmaklari sanki hep birden kafama inmeye baslamisti.Yaklasan kalabaligin ellerinde on,on bes sirik,siriklarin ucunda da kesik insan kafalari vardi.Gözlerim dehsetle yuvalarindan firlamis ve ben çigligi basmistim.Sasiran babam, güya o feci manzarayi bana daha fazla göstermemek için önünde durdugumuz demirci dükkaninin içine dalivermisti.Oysa olan olmus ve çocuk ruhumda müthis bir kasirga kopmustu.Eve,dinmeyen titremeler içinde getirildim ve ve birçok korku ilaçlarindan geçirildim.Fakat yazik ki bilincimin bir burcu göçmüs,akil tahtamin bir çivisi demirci dükkaninda düsüp kaybolmustu." Bundan sonra Neyzen'de olagandisi bir durgunluk baslamis ve durum birkaç yil sonra babasinin memurlugunun nakledildigi Urla'da "sara nöbetleri" halinde uzun süre devam etmistir.Annesi tarafinda tedavi için Istanbul'a getirilmis,fakat ne doktorlardan,ne de hocalardan yararlanilamamistir.


Neyzen Tevfik ile babasının uğrak yeri Tepecik cami yakınındaki kahvedir. Tevfik, o kahveye gelen dervişlerin üflediği neye vurulur, ney üflemek ister. Ancak babası Hasan Fehmi Bey, yedi yaşındaki oğlunun öğrenim hayatını olumsuz etkiler düşüncesi ile buna izin vermez.

Avram Galanti, ( Yahudi asıllı Türk eğitimci, siyaset adamı ve Türk milliyetçisi.4 Ocak 1873'te Bodrum'da doğdu. 1961 yılında İstanbul'da vefat etti. 1915 ile 1933 yılları arasında Darülfünun'da eğitimci ve profesör olarak çalıştı.) Tevfik'in kendi yaptığı düdükleri okulda çalarak çocukları etrafına topladığını belirtir.

Neyzen Tevfik'in şiire olan ilgisi de Bodrum'daki çocukluk yıllarına rastlar. Dönemin gezgin saz şairlerinden "Leylâ İle Mecnun", "Tahir İle Zühre", "Arzu İle Kamber", "Ferhat İle Şirin"... gibi halk hikâyeleri Neyzen’de şiire karşı olan ilginin başlangıcıdır.

Onüçündeyken, 1892'de, babasının "Urla Rüştiyesi"ne atanması üzerine, ailesiyle birlikte Urla'ya gider. Bir yıl sonra, usta bir neyzen olan Berber Kâzım'la tanışır ve ondan ney dersleri almaya başlar. 1893 de, ilk sar'a nöbetini geçirir. Aile büyükleri, bunu neyin etkileyici sesine bağlayarak onu bu tutkusundan vazgeçirmeye çalışırlar, bu arada okulu bırakmak zorunda kalır. Annesi ile İstanbul'a gider ve altı ay sonunda Pepo adlı bir doktor hastalığını kontrol altına almayı başarır. Gerekli ilaçları verir ve "Neyzen'in üzerine gidilmemesini ve en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesini" tavsiye eder. Ve öyle de olur. Öğrenimine ara verir, gönlünce gezip tozmaya ve neyi ile ilgilenmeye başlar.
Biraz düzelen Tevfik'i babası, bir yıl sonra ve son bir umutla, yatılı olarak "İzmir İdadisi"ne ( lise) verir. Ancak sar'a nöbetleri yeniden başlar ve böylece okulu bırakır. Neyzen Tevfik, neyini koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi İzmir Mevlevihanesi'nin yolunu tutar.

O yılların İzmir'i sürgün yeridir. İstibdat (despotluk) yönetimi rahatsızlık duyduğu aydınları oraya gönderir. İzmir Mevlevihanesi de onların uğrak, dahası toplanma yeri gibidir. Neyzen Tevfik burada Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba, ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle ile tanışır. Onlardan Türkçe'nin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri alır. Şair Eşref yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayarak ona hicvin kapılarını da açacaktır. İlk şiiri bu günlerde, 13 Mart 1898'de Muktebes dergisinde yayımlanır.

Ondokuzundayken, 1898'de, babası medrese öğrenimi için, İstanbul'a gönderir onu. Fethiye Medresesi'ne yerleştirir. Ama Neyzen Tevfik, zamanını daha çok Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçirir. Bu arada Mehmet Akif Ersoy'la tanışır. Akif, dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçıları ile tanışmasını sağlar. 1901 yılında, medrese giyimi olan cüppe ve şalvar yerine Akif'in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması ileri-geri konuşmalara yol açınca, Fethiye Medresesi'nden ayrılır.Önce Fatih'teki Şekerci Hanı'na, sonra da Çukurçeşme'deki Ali Bey Hanı'na yerleşir. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra Şeyhülislam da olan Musa Kazım Efendi onu kendi derslerine kabul eder.

Onun sayesinde Neyzen Tevfik, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır. Mehmet Akif'le dostluğu sürmektedir. Neyzen, Akif'e ney öğretir; Akif ise Neyzen'e Arapça, Farsça ve Fransızca.

Dost çevresi içinde artık İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, hacı Arif Bey, Yunus Nadi de vardır.

1900 yılında, gramofon ticaretini ilk yapanlardan Gülistan Plâk Mağazası sahibi Hâfız Âşir Bey'le bir plâk doldurma girişimi olur. Neyzen aşırı içkili olduğu için güçlükle doldurulan plâklar yine de basılıp piyasaya verilmiştir. 1949'da yayımlanan Azâb-ı Mukaddes'e yazdığı önsözde belirttiğine göre, "yüze yakın plâk" doldurmuştur.

Dönemin önde gelen ailelerince köşk, yalı ve konaklarına çağrılan, dahası saray çevresine bile sokulan bir neyzendir artık.
Öte yandan istibdata karşı olan gençlerle Sirkeci'deki İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin ve istibdat karşıtı konuşmalar yaparlar. Güneş Kıraathanesi'ne gelip gidenlerden Ziya Şakir, bir gün, sözü Eşref'ten açıp Jön Türk hareketinin önderlerinden Ahmet Rıza'ya getirerek Neyzen Tevfik'i konuşturur; tüm düşüncelerini öğrenir. Ardından da ihbar eder. Gözaltına alınır ve sıkıntı dolu bir sorgulamadan geçirilir. Bu arada, daha önce tam otuz beş kez jurnal edilmiş olduğunu öğrenir. On beş gün sonra da salınır. Ama artık mimlenmiştir ve hafiyeler peşindedir. Zarar veririm endişesi ile arkadaşlarından uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar. Bu esnada Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ederek Şeyh Mümin Baba'dan nasip alır. Siyasi baskı iyice artmıştır. O da pek çok Abdülhamit karşıtı gibi yurt dışına gitmeye karar verir. Kendi anlatımı ile "1319 (miladi 1902) senesi kânunusânisinin (Ocak) 13'üncü Perşembe günü Mesajeri vapurunun güvertesine postu sererek" Mısır'a doğru yola çıkar. En yakın arkadaşlarından Şair Eşref'te oradadır.

Neyzen Tevfik'in Mısır'da geçen yıllarına ilişkin olarak gerçekle gerçek olmayanı birbirinden ayırmak neredeyse imkansız. Ama geçimini neyi ile sağladığını ve hicvetmeye devam ettiği biliniyor. Mısır’da bir arkadaşı ile Neyzenler Kahvehanesi açıp işletir. Özbekiye Saz Bahçesi'nde çalarken plâk da doldurur. Jön Türklerle ilişkili, bir dost toplantısında sarhoşlukla tabancasını ateşlediği ve duruşmada yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" dediği için altı ay hapse mahkûm edilir. Ancak yaptığı itiraz kabul edildiği için bir buçuk ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur. Feride adlı Lübnanlı bir kadınla iki ay birlikte yaşar. II. Abdülhamit için yazdığı "Abdülhamid'in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun" adlı hicvini İstanbul Kıraathanesi'nde okuyunca tutuklanmak istenir. Çevrenin işe karışması ile kurtulur. "Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir" başlığı ile gazetelerde yayımlanan yazı nedeniyle hakkında tutuklama kararı verilir. Kurtulmak için "Kaygusuz Sultan" adlı bektaşi tekkesine sığınır...

II. Meşrutiyet'in ilânıyla da Mısır'dan ayrılır, İzmir'e döner. Ardından da İstanbul'un yolunu tutar. Kendi anlatımı ile 'Devr-i dilâra-yı meşrutiyet'in ilânından tam 28 gün sonra, 8 Ağustos 1324'te (1908) Sirkeci rıhtımına ayak basar.

Çemberlitaş'ta bir han odasına yerleşen Neyzen Tevfik'in "ilân edilen hürriyet"le karşılaşması pek de parlak olmaz. Seyretmek için gittiği ve Ferah Tiyatrosu'nda sergilenen "Sabah-ı Hürriyet" adlı oyunun İttihat ve Terakki'ce yasaklanması üzerine yaptığı konuşma yüzünden tutuklanır. Kısa bir süre sonra serbest bırakılır.

Neyzen Tevfik 1910 yılında "sarıklı bir zâtın kızı olan Cemile hanımla", kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarı ile evlenir. Bir kızı olur. Ancak yürümeyen evliliği, kızı Leman henüz üç aylıkken kayınbabasının eşini alıp götürmesiyle son bulur.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Askeri Müze'nin kurucusu Muhtar Paşa'nın emrinde ve Mehterbaşı olarak askerlik yapar. Düzenle başı hoş olmayan Neyzen Tevfik'in askerliği de kendincedir. Herhangi bir meseleden Muhtar Paşa ile kavga eder ve çıkar gider. İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey, sık sık yinelenen bu kavgalarda araya girer ve Muhtar Paşa ile Neyzen'i barıştırır.

Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yalısında Mehter takımının verdiği konseri izleyen Almanya'nın Romanya'daki kuvvetlerinin komutanının ilgisini çeker. Bazı kaynaklara göre onun çağrılısı olarak Romanya'ya gider. Romanya'da piyano eşliğinde konser verir.

1919 yılında, ilk kitabı Hiç'i yayınlanır.

1923'de Ankara'ya gider ve kardeşi Şefik Kolaylı'nın yanında 4-5 ay kalır. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı ve Mustafa Kemal'i yücelten şiirler yazar. Cumhuriyet devrimlerine bağlı, onları savunan bir şairdir artık. Geçmişe, geçmişin kalıntılarına karşı acımasız bir savaşıma girişir.

1924 yılında, arkadaşı Hasan Sâit Çelebi'nin de yardımları ile yazdıklarını Azâb-ı Mukaddes adı altında forma forma yayımlamaya kalkışır. Ancak girişim başarılı olmaz. İki formadan sonra noktalanır.

1926 yılında Atatürk'le tanışır.

1927 yılında sa'ra nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi'nde tedavi görmeye başlar.

1928 yılında Dresden Opera Müdürü Kurt Schtringler ile tanışır. Ney çalışına hayran kalan Opera Müdürü Neyzen Tevfik'i yücelten sözler söyler. Aynı yıl, eski dostu Mehmet Akif'i görmek için tekrar Mısır'a gider. Bir yıla yakın bir süre yanında kalır.

30 lu yıllarda, ekonomik destek olsun diye, Vali ve Belediye Reisi Muhiddin Üstündağ'ın girişimi ile Konservatuvar'da görevlendirilir. 40 lı yıllarda doktoru olduğu kadar dostları da olan Mazhar Osman ve Rahmi Duman'ın aracılığı ve Valiliğin oluru ile Bakırköy Akıl Hastahanesi'nin 21 nolu koğuşu ona ayrılır. İstediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar gider. Rahmi Duman, Neyzen Tevfik'le ilgili şunları yazmış; "Onu yakinen tanımak mazhariyetine 1932 de erdim. O tarihte genç bir asistan olarak Bakırköy Akıl Hastahanesi'ndeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum."

9 Mart 1946'da, basın yararına düzenlenen bir konserde çalar. Yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüler. Konser öncesi neyini merak edenler, konser sonrası onu dinlemenin bir şans olduğunu dile getirirler.

1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik'in eserlerini, onun gözetimi altında, Azâb-ı Mukaddes adı ile kitaplaştırır.

1951 yılında Onu Affettim* adlı bir filmde önemli bir rolde gözükür. Ağlayan Şarkı adlı bir başka filmde ise, Suzan Yakar'la oynar.

1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesi yapılır.

1930'larda İstanbul Belediye'sinin bağladığı yardım aylığını saymazsak Neyzen'in düzenli bir geliri hiç olmaz. Neyzen Tevfik'in söylenceleşen yaşamı 28 Ocak 1953'te son bulur. Cenaze namazı Beşiktaş'ta Sinan Paşa Camii'nde kılınır. Caminin avlusundan taşan kalabalık; ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısında ki Barbaros Bulvarını doldurur. Memurların, profesörlerin, ileri gelenlerin yanı sıra kılıklarına çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar, sokak serserileri ve bin bir çeşit insan bir arada uğurlarlar Neyzen'i bilinmeyene. Kim bilir belki de hiçlikten hepliğe..



__________________
HİÇ...
tonmaister isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.06.08   #2
Asistan Moderatör
Points: 5.332, Level: 31
Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31
Activity: 6%
Activity: 6% Activity: 6% Activity: 6%
 
tonmaister - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart Neyzen'in Şiirleri



ABDÜLHAMİD'İN AĞZINDAN BİR NUTK-I HÜMÂYUN (İdam cezası almasına sebep olan şiir)

Kal'a-i âsâr-ı zulme verdim istihkâm-ı tam
Ettim istibdad ile tarihe ibka-ı nâm

Öyle tarsîn eyledim olsa cihan zir ü zeber
Attığım üss-i mezâlim haşre dek eyler devam

Ben o cellâdım, vatanda açtığım her yârenin
İltihâbı bir zaman etmez kabul-i iltiyâm

Nerde Cengiz, Engizisyon, nerde Haccac ü Yezid,
Nerde Timur, Hülâgû, nerde ecdâd-ı izâm

Nerdedir Şeddâd ü Nemrûd, nerdedir Ad-u Semûd
Her cihetçe zâlimân-ı dehre ben oldum imâm

Ben ölürsem mülk-ü millet bitmeden volkan gibi
Ka'r-ı lâhdimden tüter eflâka dûd-i intikam!

Ol kadar ezdim şu miskin milleti ki etmesin
Fasl-ı dâvâ eylemek'çün rûz-i mahşerde kıyâm!
-------------------------------------------------------------------
Dörtlükleri

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler...
Künyeni almak için, partiye ettim telefon,
"Bizdeki kayda göre, şimdi o meb'us!" dediler...

Kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına,
Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir.
Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede,
Kaldırım olmazsa kanun-ı hükûmet çiğnenir.

Kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına,
Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir.
Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede,
Kaldırım olmazsa kanun-ı hükûmet çiğnenir.

Felsefemdir kitab-ı imânım,
Taparım kendi rûhumun sesine.
Secde eyler hâkikatim her ân,
Kalbimin âteş-i mukaddesine.

Gözünü aç daha meydan var iken,
Dizginin canbaz elinde Neyzen!
Girmedim ya kapısından baktım,
Cennet'i at pazarı sandım ben.

Bî-namaz deyip beni Hak'dan uzak gören,
Sığmaz senin hayâline mihrâb ü mübrem.
Sen sade beş vakitte ararsın Allahını,
Ben her zaman onunla emîn ol beraberim.


Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır.
Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.
Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca,
Kürsî-i liyakat pezevenk, puşt olanandır!



Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.
----------------------------------------------------------------------
İkilikler

Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti,
Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti!



*
Kâbe'den maksat varmaktır yâra,
Kör gibi tapınma kuru duvara.



*
Mey'de Bektâşi göründüm, Ney'de oldum Mevlevî,
Meşrebim Mollâ-yi Rûmî, mezhebim Bektâşidir



*
Üstüne alma fakat dinle samur kürkçüyü sen,
Nasıl olsa kabahat sahibini terk etmez.

Koşma

Dudağında yangın varmış dediler,
Tâ ezelden yayan koşarak geldim.
Alev yanaklara sarmış dediler,
Sevdâ seli oldum; taşarak geldim.

Kapılmışım ak oduna bir kere,
Katlanırım her bir cefâya, cevre
Uğraya uğraya devirden devre
Bütün kâinatı aşarak geldim.

Yapmak, yıkmak senin bu gamlı ömrü.
Ben gönlümü sana verdim götürü.
Sana meftûn olduğumdan ötürü
Sarhoş oldum Neyzen, coşarak geldim.

SAHNE-I ÖMRÜMDEN NEFS-I EMMAREYE HİTÂBIM !

Alemin bağızârını ....yim,
Sünbül-ü verd-ü hârını ....yim,
Andelib-i nizârını ....yim,
Hasılı nevbâharını ....yim!

Bana yoktur, lüzumu gülşeninin,
Şeb-i tarik-ü rûz-ı rû’ şeninin,
Ne gülâmanın, ne de zeninin,
Hepsinin tâ mezarını ....yim!

Ağlamam ben, ben erkeğim erkek,
Hayli güçtür bana cefâ etmek,
Minnet bu ömrü de be felek,
Atını al tımarını ....yim!

Güççedir bu fakiyi aldatmak,
Yüzdürüp sonra künteden atmak,
Gözünü aç da sen bana bir bak,
Ben senin i’tibârını ....yim!

Sâkıy-i mâh-rûyına ....yım,
Gülünün reng-ü bûyuna ....yım,
Mutribin hây-u hûyuna ....yım,
Sâgar-ı neşvedârını ....yim!

Yok safâsı hezâr-ı dem-gerinin,
Gül-sitanda şükûfe-i terinin,
Bezm-i sahba-yı rûh perverinin,
Neşvesile humarını ....yim!

Feleğin uğradımsa vartasına,
....yım ağzının tam ortasına;
Bunu yazsın cihan da hartasına;
Kıta’at-ü bihârını ....yim!

Çukurçeşme – İstanbul, 1317

İSKELET

Sen, ey tarih-i millet, ey şehâdetnâme-i ecdâd,
Haber ver böyle günlerde, ederdin kimden istimdâd?

Uyan bir kerre bak mülke sen ey pürşân olan mazi,
Yıkıldı üstüne halin şu kanlı kirli enkazı.

Şu binlerce zinâ-zâde vatan bâziçe olmuştur.
Ocak’ lardan esâs-ı devlete kundak konulmuştur.

Sunuldu millete zehrâb-ı şer câm-ı cehâletle,
Yed-i İblis’i bûs etti eşekler hüsn-i niyyetle.

Mületevvestir bugün cümle devair siyn-ü zilletle,
Yazılmıştır vukûat-ı ahire hun-ı milletle.

Nezâretler, irâdetler verildi usta Cavid’ e.
O demde başladı aylıkları ehlince tezyîde.

Uyup her dâire kanuna çevrildi fırıldıklar,
Usûl-i darbı tuttu Meclis-i Milli’ de yardaklar.

Çıkıp kürsi-i istikrâza keşkûl dest-i devlette,
Beyân-ı nutkeden bir cenfedâdır râh-ı millete.

Davul boynunda halkın, parsayı bir kaç şakıy toplar,
Ki onlar da Cemâl, Enver ile Tal’ât gibi hoplar.

Kaçarlar, dîdeden olmak nihân onlarca bir şey mi?
Vatan uğrunda tebdil-i mekân onlarca bir şey mi?

Sadedden çıktım amma hâtıra bir fıkra gelmiştir,
Eğer tasdi’ edersem de geçilmez, çünkü pek nâdir.

Var imiş çingenede bir ayı, bir de maymun,
Oynatır bunları gündüz üçü birden memnun.

Olarak avdet ederler ahıra her akşam,
Gel, yoğurtsuz durmazmış, acıkırmış bu ağam.

Yolda bir kâse yoğurdu alarak saklarmış,
O çıkınca dışarı maymun onu haklarmış.

Her ne artarsa dibinde ayının çehresine,
Sürerek hem çekilirmiş köşede hücresine.

Kahveden vakti gelince çıkarak çingâne,
Uzanırmış, ahıra doğru, yoğurtla nâne.

Bir bakarmış ki içinde çanağın yeller eser,
Bu işi hangisinin yaptığını aklı keser;

Öyle yâ işte na maymun, yatıyor başta yular,
Ağzını burnunu durmaz öteki vîra yalar.

Yapışırmış sobaya çingene işte o zaman,
Dayağı yer ayı maymun köşede hande-kûnân.

Şu bir fıkra, fakat insan için şayân-ı ibrettir,
Gülüp de geçme, tetkik et, tamamen bir hakiykattir.

Adem – abâd-ı mâziden gelir bir nevha-i efsüs,
Sımâh-ı millete çarpar, duyan kim? Mevce-i kâbûs.

Bu halkın ruhunu, iz’anını boğmuş cehâletle,
Çakal doğmuştur aslandan beşer şeklinde bir kitle.

Kanında kalmamış, ecdâdının aşâr-ı vicdânı,
Takılmış boynuna lavk-ı esâret, işte bürhanı.

Berât-ı acz-ü zillet cephesinde hilkaten mestûr,
Necât-û fevz-ü hürriyyet, zafer indinde hep menfûr.

Tereddüd gözlerinde bi kararîye işârettir,
Sözünden tab’-bî rengi nükûle bir alâmettir.

Koşar ser-der hevâ her bir leîmin mâverâsından,
Nedir maksad sorulsa bî haberdir mâcerâsından.

Edâninin elinde şerre âlet, hakk-ı mazlûma,
Ocak’larda tüner her dem müşâbih bûm-ı meş’ûma.

Dilinde metu-i fetvâ-yı cinâyet vird-i dâimdir,
Zulümle kan akıtmak sanki dinî bir merâsimdir.

Belâ-yı kahr-u istibdada teşne şu’lesiz gözler,
O kâbûs-ı girânı vuslat-ı canân gibi özler.

Ocak’da and içirmişler bu hun- lisan-ı ma’lüme,
Hep onlar âşinâ Merkez’ deki esrâr-ı mektûme.

Biçer elbette kendi ektiğin herkes bu âlemde,
Bekaa yok sûr-ı şâdîde ve nâşâdî-i mâtemde.

Fakat kaanun-ı hikmette budur şer nâme-i defter;
Fazîlet muhyi-i şâdî, cehâlet mâteme müncer.

Esâs-ı pâydâri-i vatan, devlet adâlettir,
Maarif- ilm-ü fen, san’at, birer bâb-ı sa’adettir.

Belâ-yı cû’ ile endîşe-i ferdâ sokaklardan,
Temessül eylemiş, şekl-i ahâlide geçer her an.

Bütün gün milleti ta’kib eder bir div-i nevmîdî,
Girer sakf-u cidârından büyûtun tayf-ı tehdidi.

Emeller tîşe-i gamla kazılmış hufrede medfün,
Gönül küskün, kararmış dîdeler, erbâb-ı hak mescûn.

Açılmış dest-i eytâm-u erâmil arş-ı Rahman’a,
Kapanmış perde-i bu zulmistan-ı hüsrâna.

Şikâyet var, mehâkim yok; maraz çoktur, devâ mefkûd,
Belâ çok, def’ eden yoktur, yanar belde, sular mesdûd.

Giden gelmezse serhadde gelen de dönmez elbette,
Firâr etmişse askerden karar eyler şakavette,

Sadakat, hüsn-i hizmet hep mükâfata mukabildir.
Güler yüz, iltifât, ihsan-u eltâfa muadildir.

“Görüp ahk3am-ı asrı münhârif sıdk-u selâmetten
Çekildim izzet-ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten.”

Deyen şu Dâhî-i â’zam, rehâ peymâ-yı millettir.
Açıp tarihi kabristanda say emsâlini bir bir:

Dayak, zindan, nefiy, gurbet, mezâlim, katl-u istibdâd.
Hakiykat ehline tatbiyk olunmak bizdedir mu’tad

Evet üç beş deni meydân-ı idlâle atılmıştır.
Hemen beş on beyinsiz bu eracîfe takılmıştır.

Cehâlet perde-pûş-i nazra-i idrâk-ü isti’dad.
Rezilet, sâlib-i şerm-ü hacâlet herçibâdabâd.

Âtaletten uyuşmuş mâr-i sermâ-dideye benzer,
Hazîz-i meskenetten sem saçar bu mel’anet göster.

İnanmaz ilme, takdire, kulak asmaz tedâbire,
Pes-ü belâsını görmek gelir güç çünkü hınzîre.

Şu on yıllık idâre sarstı mülkü taâ esâsından.
Anasır da vilâyetler gibi ayrılmada her an.

Açıldı saf-be saf harb-ü sefer hâriçte, dâhilde,
Kuruldu heymeler merkezde, serhadde, menâzilde

Vatan evlâdı önce başlandı mahv-u i’dâma,
Büründü serteser her yer sehâb-ı zulm-ü âlâma.

Zuhûra yüz tutunca bizdeki asâr-ı izmihlâl,
Görüldü başlarında hepsinin sevdâ-yı istiklâl

Cehâletten serîr-i hâkimiyyet çöktü alçaldı
Hulâsa mülk-ü milletten kuru bir iskelet kaldı.

Eskişehir, 5/2/1335


ŞÜPHE

Şüphemin dalgaları her dini boğdu, aştı,
Gönlümün yolları gittikçe karanlıklaştı.

Bir teselli veremez bilgi denen şu kötürüm,
Hele imân ise, o köhne yular, mahz-ı cürüm.

Sû-i kasd eylemiyen aklına iyman edemez,
Takılıp bir masalın ardına mantık gidemez.

İşte su nâmütenahi denilen varlıklar,
Sevdiğim fâhişenin bir piçi dersem ne çıkar?

Kâinatı doğuran kahbe bilir iç yüzünü,
Önü zulmet, sonu zulmet, nideyim gündüzünü?

Sen takıl da peşine bir sürü ehl-i tarabın,
Korkmadan gir kanına hikmetin, aşkın şarabın!

Beyoğlu, 1938

O ÖLMEDİ!

Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet,
Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet.

Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce,
Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece.

Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu,
Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu.

Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine
Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine!

Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi,
Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi.

Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini,
Güdelim açtığı yollardan mübârek izini.

Atatürk’ ün beşere sunduğu peymânı budur:
Atatürk’ e inananlar er olur, sulhu korur!

Beyoğlu, 1938

AÇMAZ

Ulu Tanrı’m, bu Arap açmazı Türkü yendi
Tam bin üç yüz sene bîcareye Müslim dendi

Altı bin yıl maval gezdi ağızdan ağıza
Kapılan yandı bu iman denilen mıhladıza

Aslı yok, astarı yok, esteri yok, kervanı var
Aklı yok, rehberi yok, varlığı yok, şeytanı var

Bu uğurda sürünenler tamam üç yüz milyon
Hepsi de birbirinin zıddı ve şer’an mel’un

Bin bir uçlu kazığı çak diye verdin deliye
Bağladın hem de yularsız biz kâl ü belîye

Gece bastı kara kaplı kitap oldu hâkim
Anırırken tepişen bunca eşek hep âlim

Hepsi de kendisinin gittiği yol doğru sanır
Razıdır yaptığına az buçuk elden utanır

Utanırdan garazım menfaatinden korkar
Yoksa her şeye müsait o sarık, kanlı yular

Sargı sarmış gibi bir kör çıbana, manzarası
O kızıl fes, o Grek damgası, yüzler karası

Taşıdı yüz sene bu illeti bîçare vatan
O cinayet sürüsü gitti sılaya karadan

Âdem’ in hasleti temsil edemez bu piyesi
Türke düştü beşerin zaviye-i tesviyesi.

Balıkesir, 1926

O’ NA

Değil binlerce milyonlarca, milyarlarca aşıklar
Senin hep gölgeni sevmiş, yüzünden bîhaber gitmiş

Dem vurmuş enbiyalar nâr-ı aşkından
Tutuşmuş hepsi kül olmuş, özünden bîhaber gitmiş

Bütün edyânı gûna-gûn’ a olmuş kaşların mihrap
Kapanmış secdeye bunlar gözünden bîhaber gitmiş

Elindeki körlerin şu ilm ü mantık kör ışık olmuş
Düşenler dam-ı davaya sözünden bîhaber gitmiş

Şarabı “***-terânî” den içermiş sâki-i hikmet
Bizim leyl-i firakın gündüzünden bîhaber gitmiş

ANLADIN MI?

Hicran destanını kendinden oku,
Mecnundan duyupta rivayet etme,
Aşkın leylâsını gördünse söyle,
Söz temsili bulup hikâyet etme,

Yüz bin leylâ doğar âlemde her gün,
Senin aradığın zevk, safa, düğün.
Tutacağın işi önden düşün;
Daha ilk adımda nedamet etme.

Sevdanın önünde pek güvenilmez,
Tutuşursan eğer kolay sönülmez.
Bu yolun hükmüdür geri dönülmez,
Canına kıymazsan seyahat etme.

İyi bak kabına olmasın delik,
Boşuna taşırsın gider gündelik.
Ânında ölmedi, ettiğin iyilik,
Alem duysun diye inat etme.

Kâbe’den maksadın varmaktır yara,
Kör gibi tapınma, kuru duvara,
Hızırı istersen kendinde ara,
Bulamadım gibi rezalet etme!

Muhabbet herkesin aklını çelmez,
Gönül viranesi kolay düzelmez,
Alemden çekinme bir zarar gelmez,
Sen kendi kendine hiyanet etme.

Sen, şatır gönlüne hicran dolmasın,
Gençliğin gülseni gamla solmasın,
“Neyzen” gibi aklın yarda olmasın,
Özründen çok büyük kabahat etme!

Tıp Fakültesi Hastanesi 1337



__________________
HİÇ...
tonmaister isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.06.08   #3
Asistan Moderatör
Points: 5.332, Level: 31
Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31
Activity: 6%
Activity: 6% Activity: 6% Activity: 6%
 
tonmaister - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart



ÖZ DUYGUM

Zat-ı sultan-ı beka, yani meâni husrevî
Saz ve söz ahengin etmiş aşka bûrhan-ı kavî
Ben ezel sermestiyim, meydanım arş-ı müstevî
Aksedince gönlüme şems-i hakikat Pertevî
Meyde Bektaşî göründüm neyde oldum Mevlevî

Nur-ı hüsnün, nâr-ı aşkın şem’ine pervane var
Ömrümü vakfeyledim, birdir bana mehd ü mezar
Varsa kalmış sırr-ı hilkatten yegâne yadigâr
İşve-i ney, neşve-i mey etti gönlümde karar
Gûş edince bezm-i vahdette rumûz-ı Bişnevî

Hubb-ı Haydar bu tarîkın hem sonu, hemde başıdır
Cavidan ü Mesnevî, misbâh-ı şu’ le-pâşıdır
Suret-i manada Hünkâreyn sır kardaşıdır
Meşrebin Molla-yı Rumî, mezhebim Bektaşîdir
Ta ezelden yandı dilde bu çerâğ-ı manevî

Rişte-i ömrüm rebâb-ı cismimin evtârıdır
Her rek-i can perde dest-i hecr, bestegârıdır
Zahm-ı sinem lâledir gözyaşlarım enhârıdır
Hamse-i âl-i abâ esrarının gülzarıdır
Bu iki nurun tecellâsı ile gönlüm evi

Olmadım meftunu mâlin, rütbenin sim ü zerin
Zevki, şevki neyle meydir rind-i azade-serin
Dest-i cûdundan çekip kallâvî-yi Peygamberin
Mazhar oldun feyzine Neyzen Cenab-ı Hayder’ in
Kilk-i irfan-ı beyanın yazdı bu şi’r-i nevi.


ÇAR NİKOL’ A

Ateş-i zulmü başından burc-ı tahta çıkmada
Bunca vâhın, nâlenin, derdin, gamın, âhın, ofun
Dübb-i ekber kutbuna baktım tefe’ül eyledim
Taht-ı çarın tersine dönmüş semada Moskof’ un

İnfilak eylesinde çeşm-i ezel
Bu hayasız diyarâ yağsın ecel
Kıl tecelli ya....,ya Kahhar
Kalsın erbâb-ı mel’ anet nâçâr

Aç bıraktın milleti, hırsızlığı sürdün öne
İsterim Allah’tan tez günde ikbalin söne
Bin musibet, bin belâ yağmaktadır günden güne
İsterim Allah’ tan tez günde ikbalin söne

Bazı gençler seni taklit ediyormuş duydum
Pek fena bir çığır açtın Neyzen
Serserilik denilen mahbubu
Alamaz koynuna her boşta gezen


İKİ KIT’ A

Şu doksan milyon Alman, hikmetiyle, ilm ü fenniyle
Tasavvuf ıstılahınca fenâfi’l-Hitler olmuştur
Feragat tacının altında vahdet sırrı zâhirdir
O yerlerde bu gün sulhun perisi asker olmuştur

Hangi ıslahata başvursan düzelmez memleket
Bir giderse fışkırır bin mertekip, bin muhtelis
Kanlı hendekler kazar devletle millet beynine
Saltanattan yadigâr-ı mel’ anettir her....

AYDEDE

Takdirin tasvibin bollaşır oldu,
Hüsufe uğrama, aman ay dede!
Nimetler, hizmetler kapalı geçsin,
Şüpheye düşmesin zaman, ay dede!

Saptın mı acaba tuttuğun yoldan?
Dualar almışsın yetimden, duldan,
....
Şu dümen kırışın yaman, ay dede!

O pembe bulutlar, sarardı, soldu;
Muhâlif rüzgârla yelkenler doldu;
İşaret feneri görünmez oldu,
Her yanı bastırdı duman, ay dede!

Yetişir gurbetten aldığın öğüt;
Kim sola yanaştıysa kalmıştır züğürt;
Sen suya yular tak, altından yürüt;
Sesini çıkarmaz saman, ay dede!

1948

MEVLANA

Yaş elli beş, boy boyunca, imiş biraz kanbur,
Demek ayıb değil amma edepte hayli kusûr

Bir inhinâ ki sevimli şu devr-i pirîde,
Fenâ-yı mutlak içinde bir ölmeyen zinde.

Başında bir keçeden takke amma, sivri ucu,
Pek öyle dikkat edilmez, şi’ârı göz yorucu.

İner o takkenin altından omza dek saçlar,
Kıvırcık uçları, pek çok değilse de ak var.

Kulakların küpesinden yukarısını perçem
Kapatmış, ondaki ma’na, bir uzlet-i mübhem.

Alın açık gibi amma görünmüyor o kadar,
Ve takye haylice inmiş ki nâsiye pek dar.

Hutût-ı cephe mukavvesce ince, sık ve derin
Kaşında bir iki ak var, çatık değil de yakın.

Sakal da nîm-kıvırcık, uzunca, kır düşmüş,
Dururdu sol kulağında bir ince halka, gümüş.

Bıyıklar ağzını örtmüş, bu bir süküt-ı belîğ,
Firaak-ı Şems’i eder sabr-u aşk ile teblîğ.

Ten esmerimsi, yanaklarda sâye-i sufret,
Bu gölge zıll-i ledünden hâyal-i mahviyyet.

Kaş uçları kapamış, göz kapakları mestûr,
Bu gölgelikde ki kirpiklerin zılâli, fütûr.

Nazarlarında tahâkküm var amma nâ-mahsûs,
Akardı her nigehinden nice cihân-ı şümûs.

Bakışlarında meâni akar, coşar, köpürür,
Bir ân-ı lemhada kalbi ebedlere götürür.

Yeşil, pamukları çımış solukça hırkası var,
O vardı sâdece sırtında bir de bir şalvar.

Zemîni yerden epeyce yukarda bir taş oda,
İçinde musluk, ocak var, tavan, taban tahta.

Bir enli pencere şark-ı şimâliye nazır,
Bina da Devre-i Selçuk’a ait, anlaşılır.

Basit içindeki eşya, pek azdı mefrûşât,
Bu hücreden çok uzaktı gam-ı hayât-ü memât.

Girince pencerenin karşısındaki köşeyi
Tutan bu pîr idi, peşinde vardı neyle meyi.

Önünde râhleye benzer ve oyma bir kürsî
Derûn-ı hücre bütün bir mehâbet-i kudsî.

Bu akdesiyyeti i’ lâ ederdi Mevlânâ,
Yazan serâiri işte bu nûr-ı arz-ü semâ,

Fakat bilir misiniz, bû huzûr-ı izzette,
Bu kûşede ve bu ayn-el-yakin hakiykatte.

Dikilmiş arşa kadar bir sütûn-i ıtmi’nân,
Bu nûr, nûr-ı Ali’dir, emânet-i Kur’an,

Ulûm-ı zâhire burda güneşte bir yarasa,
Fezâ-yı lâyetenâhiyyet acizden de kısa,

Uyûn-i felsefe a’ma, vukuf-ı fen kötürüm,
Bu yerden ben şunu bildim demek cahîm, uçurum

Serîr-i saltanatı fakr, ihtişamı dehâ,
Şehi bir aşk-ı müebbed ki hep firaak-u bükâ.

Semâsı hîç-i mutlak, şihâb-ı sâkıbı gâm,
Terâneler ile mülhem, yağar hayâl-i elem.

Mesîl-i hâme-i ma’nâ nedir? Kelâm-ı sübût,
Lafızda yer tutabilsin serâir-i lâhût.

Bu dinde düzah-u cenneti, azâblar yanıyor,
Bırak hayâtı, ölüm, ra’ şelerle kıvranıyor.

Mezârı hufre-i vuslet, taşı hayâl-i emel,
Harâbe-i şubehâtın içinde yok meş’al.

Bu yerde yok olabilmek kadar bir emr-i asîr
Tahayyül eyliyemem ben ki eyleyim tasvir.

Dehâ-yı hârikanın bu, harîm-i hikmetidir,
Kader bu hikmete bigânedir, maiyyetidir.

Fakat bu hikmete sermâyedir vücud-ı adem,
Heman bu yokluğa karşı bütün sücûd-ı kıdem.

Bir izdihâm-ı müebbed değil, bu, sırr-ı vücûd,
Bu sırda oldu nümâyân hakaayık-i mevcûd.

Demek ki kendini bilmekte vâr imiş hikmet,
Muhabbet ehli olan, kendini bilir elbet.

Bilirse al neyi vakt-i terânedir Neyzen,
Hayât bir dem-i sıhhat, kaçırma fırsatı sen!

Tıp Fakültesi Hastahanesi 16/2/1337

FELEK

Yamansın her zaman aldattın beni
Hem düşürdün, hem de kaldırdın felek
Mecnun’sun diyerek Leylâ peşinden
Issız vadilere saldırdın felek

Rehberimsin dedin, benise kördüm
Elimle başıma çok çarap ördüm
Kendimi unuttum âlemi gördüm
Hesapsız günahlar aldırdın felek

Bir devadır dedin zehir tattırdın
Gençliğin okunu boşa attırdın
Körlerin yurdunda ayna sattırdın
Çıkmaz sokaklara daldırdın felek

Uyuşmadı gönlüm mert ile zenle
Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle
Hicran köşesinde bozuk düzenle
Neyzen’e her telden çaldırdın felek





BANA NE

Serseri bir herifim, kevn-ü mekândan bana ne,
Ezelî derbederim, hükm-î zamandan bana ne,
Kendimi ... lemedim pir-ü cevandan bana ne,
Bir mümessel ölümüm kâr-ü ziyandan bana ne,
Kaniim hiçliğe âsâr-ı cihandan bana ne?

Nefsimin ecnebisi olduğumu anlayalı,
İlmi, fenni hiçe saydım ve bütün mahasalı,
Medeniyet benim indimde bugün bakla falı,
Sen gözetle bitecektir köse dehrin sakalı,
Bu oyundan, o koyundan, karamandan bana ne?

Baş siyasetçi olan şu ( Klemanso ), ( Askit )
Alaman, Yunan, İtalyan sürerek her yere fit,
Ördüler serhad-i vicdana ölümden bir çit
Beşeri soymak için dalga ile bir sürü it,
Hırlaşırlar o o yandan, bu bu yandan bana ne?

Gerçi gittim ... min doğrusuna ben kırk yıl,
Gel .ötün varsa humarından o sahbanın ayıl,
Bir boğaz tokluğuna her şeye oldum da kail
Serserisin diye iş vermediler; gül de bayıl,
Muktezası bu olan arz-u beyandan bana ne?

Berk-i aşkın ... oldu siper-i saikası,
Nefsimin santralında babamın hârikası,
Ne vakit geçmiş ise, destime fırsat yakası,
Kendimi sanmış idim âb-ı hayatın sakası,
Şimdi vuslat arayan servi revandan bana ne?

Olmuşum vâd-i hayretteki aczimle alil,
Edemez hikmet-i esrarını insan-ı gavil,
Göremez gördüğümü, şerh-ü beyan-ü tafsil,
Bu muallim, bu muharrir, bu muhacir, bu asil,
Bu zavallı, bu siyasi bu yamandan bana ne?

Bulamaz derdime çare babam olsa lokman,
Satılır beş paraya din pazarında iman,
Düşünün halimi bir kere ne çektim ihvan,
Romatizma, metelik yok, rakısız aç ve yayan,
Kanlı tacı taşıyan taht-ı revandan bana ne?

Gün olur ki bulamazsın ne bir ekmek, ne tütün,
Parçalanmış ceketin, belki açıktır da .ötün,
Bana ne bundan efendim? ... beni dinle ve bütün,
Nâz-ı ibda-ı zaferle bizim illerde bu gün,
Esiyor bâd-ı sabâ toz koparandan bana ne?

....yim kalp dinini kahbe, gâvur Avrupa’ nın,
Onu ıslah-ı adalet diye hâkim yapanın,
Vatikan’ da öperiken .ötünü kart papanın,
Ararım aslını İncil’ e gönülsüz tapanın,
Çekemezsin beni, bu sendeki kandan bana ne?

Çalabın birliğine can-ü gönülden taparım,
Türemin gayrisi hiç bir yola gitmem saparım,
Karımı Salih efendi diye dursun yaparım,
Yakasından, sakalından o gün elbet kaparım,
Bu yavuklum var iken o kezibandan bana ne?

Derd-i mâzi ile bir ökseye kasden bastık,
Vatanı, halkı cehaletle kavurduk, kastık,
San’ atı, ilmi siyaset ile boğduk, astık,
Yoksa şimdi başımı koymak için bir yastık,
O fırından, şu hamamdan ve bu candan bana ne?

Müslümanlıkta tasavvuf geriyor cehle göğüs,
Râfızî, şîa ve sünnî tanıma hepsine küs,
Bunları suret-i zâhirdeki alâyişi süs,
Kerbelâ, Mekke, Medine, Horosan, Kilise, Kudüs,
Medrese, tekke, manastır, Vatikan’ dan bana ne?

1933

HAYAT ARMONİSİ

Suçlu elbette ceza-dîde olur, olsa bile
Çiftliği, fabrikası, bankası, hatta vapuru
Onu mahkûm edemez emr-i adalet bile
Var ise şayet elinde mütehassıs raporu

Anladın ya bu işin iç yüzünü, kes sesini
Kimseye açma sakın, nefsini dikkatle koru
Sözüm ver de kulak git sazını eyle akort
Bil hayat armonisinde şu minor la majoru

Böyledir şartı hayatın şu cihan-ı gamda
Para verdinse yerinme, vapuru sanma boru
Alınır taht-ı tedaviye azab-ı vicdan
Korkmasın katil ve gaddarın eğer varsa zoru

Fahrî üstad-ı cihan olsa gerektir Neyzen
Ki onun sanatıdır sahne-i tıbbın dekoru

GEÇER

Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez hânde-i hurrem de geçer,
Devr-i şâdi de geçer gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.

Bu tecellî-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicrân seli mi?
İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ ünun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.

İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan.
Niyyet-i hilkâtı bu aşk-ı cihân-arâdan,
Önü yokdan, sonu .oktan, bu kuru da’ vâdan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

Ne şerîat, ne tariykat, ne hakiykat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre,
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’ rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsâne-i Adem de geçer.

Serseri Neyzen’ in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

1943


AYGIR İMAM

Ben nasihat veremem gerçi size Aygır İmam
Kafa tutma saz için sen de bize Aygır İmam
Su-i niyyet taşıyan alçağa lânet olsun
Yoktur asla garazım zatınıza Aygır İmam

Sana karşı kötülük varsa eğer kalbimde
Atarım varlığımı Akdeniz’ e Aygır İmam
Sayarım hatırını, hem de seni incitmem
Korkarım taş atamam ben kerize Aygır İmam

Saldırışlarda soğukkanlılığın mucizedir
Hani örnek gibisin İngilize Aygır İmam
Bu akort olmadı, dersin üzülürsün boşuna
Kulak asma olur olmaz pürüze Aygır İmam

.... rurdun içine orgu akort etmek için
Kardinal olsaydın Portekiz’ e Aygır İmam
Gel düzen meselesinde adını b.. latma
Dokuza çıktı mı inmez sekize Aygır İmam

Şu kulaksızlığını radyo da ilân ettin
Bu rezalet foyası çıktı dize Aygır İmam
Bir çelik parçası davanızı tekzip etti
Sustuk amma hepimiz, ben geveze Aygır İmam

Musikî servetinin haznesi, ardiyyesi yok
Yüklemiştir onu hak bir öküze Aygır İmam
Bu da gül pembesi derdin de kırardın, rekoru
Kadı olsaydın eğer sen Serez’e Aygır İmam

Paraca pulca bu yıl hayli kalınlaştın ha
Ateş-i “ Veylün likülli hümeze ” Aygır İmam
Pek zebûn-küs diyemem amma ezersin zayıfı
Lüpe geldi mi taparsın semize Aygır İmam

Yan bakarsın biraya, konyağa amma geriden
Kıç atarsın, şaraba, sertçe düze Aygır İmam
Bayılırsın pilice zannederim tilki gibi
Lüferin tazesi olmaz mı meze Aygır İmam

Saldırırsın boğarak nağmelerinle bezme
Köfteye, meyveye, bolca çereze Aygır İmam
Katakulli okuma, nağmelerin kaşkariko
Hilede taş çıkarırsın Muiz’e Aygır İmam

Bir kütüksün bu ilimde fakat aslın meçhul
Benzemezsin meşeye, pınala, hatta cevize Aygır İmam
Bir sicillin sayılır bu yazılar varlığına
İşte müsveddesi, sen çek temize Aygır İmam

Beyoğlu, 1936

BU DA BULUNSUN

Öpüldükçe be levs-âlûd etekler
Bükülmez bir zaman hain bilekler
Dualar, hüsnüniyetler, dilekler
Şifabahş olmadı gitti emekler
Bu ....den beka her kim ki bekler
Güler, ahvâline itler, eşekler

Bakan müstakbele, maziye, hâle
Görür, mahkûmdur millet zevale
Girer zanneylemek mızrak çuvale
Teşebbüs etmedir emr-i muhale
Bu.... beka her kim ki bekler
Güler ahvâline itler, eşekler


HAVÂLE

Düzelmiyen şu âlemin işini,
Ulu Tanrı’m olan nûra bırakım,
Sabreyledim, kırk yıl sıktım dişimi,
Gün görmeyi Nefh-i Sûra bıraktım.

Avrupa’yı, siyaseti, plânı,
Devletlerce uydurulan yalanı,
İngiliz’i, Fransız, Yunan’ı,
Felek denen şu kanbura bıraktım.

Enver’ ini, Topal’ ını, Şaşı’ yı,
Sakallı’ yı, bizim Çeribaşı’ yı
Malla’ daki tavşanlara aşıyı
Vurmak için bir doktora bıraktım.

Tetkik ettim her mesleği, her dini,
Bulamadım gamsız bir tek ferdini,
Anlatmak için Siyonist’ e derdimi,
Marko Paşa ile Tur’ a bıraktım.

Binbir aşrı doğururken bir gece,
Güvenilmez bu feleğe zerrece,
Bak tarihe saltanatlı bir nice
Süleyman tahtını mura bıraktım.

Çok krala çalkalayınca eleği,
Hâkim ettim kazma ile küreği
Mişlyarlarca mehpâreyi, meleği
Mezâr gibi bir çukura bıraktım.

Görsün cihan serseriler pirini,
Vermem Türk’ ün yerini
Müselleste olan üçün birini,
Konstantin’ le Anzavur’ a bıraktım.

Kulak asmam gürültüye, sese ben,
Baktım kalbim eli pişe, pese ben.
Yeri göğü yapan mühendise ben
İrfân adlı bir mezura bıraktım.

Feylesofa kaptan etsem Papi’ yi,
Göremezler fırtınayı tipiyi.
İspermeçet-zâde ile Kirpi’ yi
Mihrân ile Haçador’ a bıraktım.

Dilencilik yetmez gibi eline,
Dâr-ül hikme çıktı hakkın halline,
İstibrâyı sürsün frenk eline,
Mes’eleyi bir kubura bıraktım.

Yeni sahne zannetme ki bozuktur,
Piyesine hırlayanlar buçukutur.
İnci midir sancı mıdır ne .oktur.
Kemiğini direktöre bıraktım.

Deli Neyzen al mansuru destine,
Terâneyle selâm yolla dostuna,
Matbuatın masasının üstüne
Seyyâh iken kırık billûr bıraktım.

Haydarpaşa, 1337

MEŞIME-I ÜMMID

Deli gönül, daldın yine engine,
Hatırından neler gelip geçiyor?
Şarktan garba, garbdan şarka uçuşan
Bulutlardan haber gelip geçiyor.

Sevir’ deki muâhede, siyaset,
Çoktan çöktü, bunu bilmek mâharet.
Kerâmete kıç attıran ferâset
Postası her sefer gelip geçiyor.

Baktım harbin yıldızına, şebine:
Emperyalist kaynayacak dibine.
Derin duyan her devletin kalbine
Yırtıcı bir hatar gelip geçiyor.

Bir siyaset, bu saltanat, bu nişan,
Avlanan vicdana bir kanlı kapan,
Altı bin yıl bu, lâf değil, çarpışan
Kılıçlardan beşer gelip geçiyor.

Bu bayrağın mızrağının ucunda
Bir el gördüm, küre var avucunda,
Kehânetin Türk’ e ait burcunda,
Yeni bir şahaser gelip geçiyor.

Mebdeine kadar baktım hilkatin,
Göz gezdirdim düşturuna vahdetin
Milletine yâr olmayan devletin
Kapısından zafer gelip geçiyor.

Neyzen! İnsanların her bir katında
Gönül gözü az, gencinde, kartında,
Üniforma sandığımız sırtında
Pıhtıdan bir semer, geşip geçiyor.

Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337

AKIN

Esselâm ey ulucan, İbn-i Süreyya Kör Ali
Bâb-ı Haydar’ da tevârüsle müheyyâ Kör Ali
Nam-ı zatın Ali İhsan da olur ya Kör Ali
Künyeni böylece yazmaktaki mana Kör Ali
Her muhatap nazar-ı dilde serâpâ Kör Ali

Künyeniz ailece; eski Kızılbaşoğlu
Kökünüzden başınız Babıâli’ ye bağlu
Bilirim ki yüreğin derd-i vatanla oğulu
Gerçi devlet ile hemsin, bu siyaset, bu gulû
Bence tarihi de bıktırdı bu dava Kör Ali

Pek kolaylık ile olmaz bu işin tesviyesi
Şekl-i milliyeti bozmuş, tepeden zaviyesi
Yeni baştan yapınız sahneyi, fikri, piyesi
Dolmasın bir sürü sırtlanla amel nahiyesi
Bir iken tecrübeniz oldu dü-bâlâ Kör Ali

Her taraftan yine cûşân oluyor, ehl-i hulûl
Semtiniz olmada çok alçağa mersâ-yı vusûl
Bulmasın fikr-i edânî vü fiten cây-ı husûl
Çevirin ters yüzüne bunları ettirme kabul
Oluyor hemdeminiz bir sürü ednâ Kör Ali

Açmazın hurdesi malûm ya dışarıdan görünür
Rûh-ı maksat bilenin fikrine her an görünür
Tecrübe ehline âyîne-i devrân görünür
Hall-i esrar-ı muamma sana rahşân görünür
Münkeşiftir sana bu ka’r-ı muamma Kör Ali

Rehberin şule-i tarih-i mükerrer olsun
Maksadın hikmet-i azminle mukadder olsun
Tarh u zâidle bu iş vahdete müncer olsun
Geçen âsâr-ı vekâyi’ sana ezber olsun
Ortadan kalkar adamla bu belâya Kör Ali

İhityaç artmalı takdîs ile ehl-i hünere
Nazar-ı gaye uzandıkça, huzur-ı beşere
Verme yüz sanata bîgâne olan derbedere
Olmalı hisle mücehhez yazılan bu sefere
Etmeyin soysuzu ikdâr ile bâlâ Kör Ali

Almayın mahfel-i fikre edevât-ı kenefi
Seçin eşhâs-ı hıyanet ile ehl-i şerefi
Çıkmasın ahd-ı karibin yine şerrü’ l- halefi
Size atfen, kokuyor bir nice âmâl-i hafî
Hakka karşı ürüyor eski heyûlâ Kör Ali

Fikr-i icad-ı hayat-ı nev olursa hidemât
Yok, değildir, bu cihetçe, elinizde âlat
Sı..*** b..ları tathîre gerek tensîkât
Ediniz ehl-i fezâille bu sa’yi ispat
Olmasın sahn-ı vatan alçağa me’va Kör Ali

Herkesin lokması bir cevher olursa, işine
Uyar edvâr-ı siyaset feleğin gerdişine
Takmayın her “it” i bu mevkib-i sa’yin peşine
Bu demir leblebidir, gelmez esâfil dişine
Ehl-i hak belli olur lâhzada ra’ na Kör Ali

Beslenir rûy-ı melâhat diye bin şahs-ı kabîh
Bunların varlığıdır millet için zulm-ı sarîh
Sine-i devleti tarih ile ettik teşrîh
Aşikâr oldu, maraz, geçti, nezaket, telmîh
İş bu merkezde diyor cümle etibbâ Kör Ali

Haladan geldi a sor aklıma ey merd-i metin
Gösteriş, akıbeti her vakit eyler tayin
Istıfâ’ ya o kadar teşne ki bu fikr ü zemin
İşinizde hak erenler ola himmetle mu’în
Doğruya yardım eder Hazret-i Mevlâ Kör Ali

Tıp Fakültesi Hastahanesi Haydarpaşa 1337


BAKTIM, AĞLADIM

Yâd-ı hayâl-i yar ile
Gülzâra baktım, ağladım,
Andım şemim-i kâkülün,
Ezhâra baktım, ağladım,

Kalbim esir-i aşk-ı yâr,
Gönlüm hevayı bî-karar,
Eşkim misâl-i cuybar,
Asâra baktım, ağladım.

Hicrân ile dil oldu hun,
Bahtım yaman, tali’ zebun,
İkbali gördüm ser-nigun
İdbâra baktım, ağladım.

Müstekbelim olmuş hebâ,
Hâlim belâ-ender belâ,
Mâzideki bî-intihâ,
A’sâra baktım, ağladım.

Bir bî-kesim, bî-hânımân,
Şimdi bana dağlar mekân,
Feryâdıma ma’kes olan
Kühsâra baktım, ağladım.

Kalb-i hazînim ye’s – pûş,
Hemrazım oldu hep vuhûş,
Karşımda pür cûş-u hurûş
Enhâra baktım, ağladım.

Firkatle ney feryâd-zen,
Tanbur ise sevdâ-füken,
Mızrâb-ı gamdan inliyen
Evtâra baktım, ağladım.

Sen nerdesin ey nazlı yâr,
Sinemde aşkın paydâr,
Kalbimde senden yadgâr
Esrâra baktım, ağladım.

Çukurçeşme-İstanbul, 1317


NE DESEM ?

Acaba ben de bugün kendime insan mı desem
Yoksa emsalimi temsil ile hayvan mı desem

Her yanından kemirir yurdumu azgın bir hırs
Çekilen kahra lütuf, çileye ihsan mı desem

Dahli yok kimseciğin, hep kabahat kendimde
Delilik min-tarafillâh bana bir şan mı desem

Gözünü açma da sen var elin efkârına uy
Eli dinle, ele bak, el sözüne kan mı desem

Şu sadakat denilen köhne tuzak yok mu bugün
Yeni dinde buna ben sure-i şeytan mı desem

Dalkavukluk denilen ilm-i hulûlün sırrı
Bilinirse apışır servet ü sâmân mı desem

İşte yüz bulduların yağtığı iş, bildiği söz
İstikamet karaborsa, çala tırpan mı desem

Gizli bir el izi var her dolabın çarhında
Ser dümen dalgada, gel bak şuna kaptan mı desem

Soramaz kimse cesaretle şerîrin işini
Astığı astık olur; kestiği kurban mı desem

Yedi Eylül ile fethetti refahın yolunu
Topatan kal’asına işte kumandan mı desem

Eski bir ekzemadır şimdiki Van meselesi
Çok karıştırma yalandır, bu da bühtan mı desem

Karagözcü ne komuş perdeye göstermeye bak
Sen bırak da sözü git dertlerine yan mı desem

İsterim ben de öğünmek hani bilgi nerede
Her kelin perçemine sünbül ü reyhan mı desem

Vâizin sunduğu kevserle cemaat sarhoş
Camiye bar mı desem, mescide dükkân mı desem

Yaptırır âdeme her şeyi geçim dünyası
Kara kaplı kitabın falları ferman mı desem

Sonu yoktur, bu didişmek ezelîdir Neyzen
Hikmetin buyruğu elân kemâkân mı desem



__________________
HİÇ...
tonmaister isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 23.06.08   #4
Asistan Moderatör
Points: 5.332, Level: 31
Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31 Points: 5.332, Level: 31
Activity: 6%
Activity: 6% Activity: 6% Activity: 6%
 
tonmaister - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Standart



TÜRK’ E BİRİNCİ ÖĞÜT

Şimdi geldin az buçuk aslından imana Türk
Çekmek isterdim seni çoktan beri divana Türk
Sinede mihrab-ı Beytullah’ ı bul, virane Türk
Bî-tekellüf gir harîm-i Hazret-i Yezdan’a Türk
Bastığın yerlerde şan ver cinsine, vicdana Türk

Dizginin canbaz elinde olmasın bak dikkat et
Çektiğin âlâm-ı istibdadı vird-i ibret et
Davran artık, nefsini öğrenmeye son gayret et
Kalbini aşk-ı vatanla mabed-i milliyyet et
Ateş-i hicranla ver su hançer-i giryâna Türk

Arş-ı âlâya asıldı huccet-i milliyyetin
Kendi nefsinde görülsün halka, hakka hizmetin
Ehl-i zulme kulluk etmekle onulmaz illetin
Madrabaz kumpanyasından farklı kalmaz devletin
Zorla anlat bunları aza-yı Mebusâna Türk

Himmet-i pir-i zamanla tayy-i eb’ad eyledin
Hâk olan ecdadını ihya edüp şad eyledin
Ölmeyen tarihini dünyaya inşâd eyledin
Sâyesinde dipçiğin bir varlık icad eyledin
Dehre eyvallah dedirttin yazdığın fermana Türk

Cevher-i hilkat senin askerliğinle müftedir
Ma’bed-i milliyyetinde oldu mabudun demir
Arş-ı mevcudiyetinde âlem-i imkân nedir
Yaptığın şu inkılâbı ölçemez hikmet, cebir
Gıpta eyler saha-i icadına efsane Türk

Bir belâsın İtilaf’ ın kuvvet-i mağruruna
Bir kırık kağnıyla çıktın fenn-i harbin Tûr’una
Bunca devlet oldu mağlûp akıbet mahsuruna
S..tın amden ilm ü fennin hikmet-i düsturuna
Doğrusu açlık pes etti sendeki idmana Türk

Hikmet-i hilkat seni kılmış temeddünden muaf
Bir beis yok etsen âsâr-ı asırdan inhirâf
Hacc-ı Ekber’ se muradın, kalbini eyle tavaf
Varsa cürmün, bilmemektir kendini, et itiraf
Kendin attın kendini her zillete, hüsrana Türk

İşte Mekke, Müslümanlık inhisâr altındadır
Hacca niyyet eyleyen katl ü hasar altındadır
Bak vatan baştan başa bin iftikâr altındadır
Yuttuğun bir lokma, halv ihtikâr altındadır
Bir nazar kıl bunca yıldır verdiğin kurbana Türk

Bir ceza çektin ki on beş yıl sebepten bî-habîr
Üç buçuk mülhid rezilin keyfine oldun esir
Padişah alçak, kumandan fahişe, hain vezir
Sû-i idrakinle Azrail’i zannetin sefîr
Böyle girdin suretâ âyîne-i devrana Türk

Kendi yurdunda, evinde kaç asır kaldın garib
Başına oldu musallat bin heyûlâ-yı acîb
Medrese, tekke, mekâtib, hepsi de millet firîb
Aldığın kâfi sana Gazi-i Ekber’ den nasib
Katma esrar-ı Hüda’ ya bir zaman bîgâne Türk

Sıdk ile askerliğin kâfi rızaullah için
Üzme artık kendini bir şeyh için, dergâh için
Eğme başın suret-i iblise eyvallah için
Çektiğin çille yekûnen bilki, illallah için
Kanma âyin-i Cem’ e, irşada, bir meydana Türk

Varsa aslı bunların âlemde ....ler beni
Aşikâr etmiş sana eşyayı Hallâk-ı ganî
Beklenen esmâ-i Hak’ dan bil ki mangır madeni
Dervişi bağlar yularsız tekkeye şeyh-i denî
Olma artık bir kenef kandiline pervane Türk

Âl-i Osman’ da Hasan, yahut Hüseyn, yahut Ali
Var mıdır böyle isim bak; bu hakikat pek celî
Hepsi de baştan kıça zulm u tasalluk mahmeli
Tam bin üç yüz yıl bu fitne, oldu halkın engeli!
Sen bıraktın hakkı, taptın zalime, sultana Türk

Kurduğun tâk-ı siyaset âsmâna gıbta-res
Aylı yıldızlı şu bayrak Kehkeşân’ a gıbta-res
Yazdığın ferman-ı milliyyet cihana gıbta-res
Ahd u mîsakındaki kudret zamana gıbta-res
Aferinler içtiğin peymâne-i peymâna Türk

Sulhu imza eyledin mahbûb-i âlemsin bugün
Çınlıyor ufk-ı siyasette kemalâtın bütün
En muazzam inkılâbı sen ki yaptın işte dün
Bir değil bin yâr seven az bile gönlün içün
Top gibi sağlam .... aşk ulu cephana Türk

Aşk ile fasl-ı .... şimdi germiyyet verin
Menzil-i imana şeklen ruh-ı milliyyet verin
Şaha kalkan her .... âbiş-i ziynet verin
Baştan atma yapmayın, bu hizmete kıymet verin
Neslimiz azlaştı, hoş bak, hizmet et nisvâna Türk

Öyle .... ki .... er nişanı kalmasın
Güft ü gûya avretin asla zamanı kalmasın
Başka sevda çekmeye tâb u tüvânı kalmasın
Meclis-i nisvâda erkek imtihanı kalmasın
Sen isim bulmakla meşgul ol doğan oğlana, Türk

Kızları tayin edin resmî umûr-ı devlete
Evlenince aşina olsun merhâm-ı hizmete
Valide vâkıf bulunsun ihtiyaca servete
Başka bir revnak verir hatun kişi cemiyyete
Pişdâr olsun kadın her saha-i imrâna, Türk

Kükremiş bunca .... var ümmet-i merhumede
Eyliyor arz-ı salâbet saha-i ma’lûmede
Anlamam hikmet nedir şu âdet-i meş’ûmede
Mantık olmaz böyle bir hürriyyet-i mahkûmede
Duymamıştır böyle derdi sorsalar Lokman’ a Türk

Her muattal .... kudurmuş pür lehîb-i ihtiras
İhtilâc-ı kahr-ı hasretten diler daim halâs
Bir sefarethâne-i gamdır ki yok bekçi, kavas
Bir cehennemdir ki vuslat yutkunur hicrana has
Bir beladır ki musallat dert ile dermana Türk

Olmalı hatun kişi zor-i .... le zarta-keş
Ufk-ı aşkı yakmalı hicranlı bir kızgın güneş
.... velhâsılı, esmer, beyaz, zenci, habeş
Vardır istiğna eden bir çok eşek, abdal, gebeş
Bunları teşbih eder erbâb-ı dil hayvana, Türk

Düşmesin .... in zebûn mekkârede kuyruk gibi
Şanla sallansın .... top gibi, tomruk gibi
.... yumruk alt .... marpuç,... pulluk gibi
....yer kalmalı virane bir .... gibi
Dikkat et, bak, sıhhatında bu gibi noksana Türk



.... haysiyyet temeldir dildeki cemiyyete
Mensec-i vuslat modeldir sanat-ı nesviyyete
Düşmesin Musa gibi ol nesne Tûr-ı şehvete
Bir şereftir bu şerait unsur-ı milliyyete
Karşı durmaktır hüner enfüsteki tufana Türk

Evvelâ lazım çobanlık hikmet-i matlab ile
Sâniyen sanat, ziraat feyz-i rûz u şeb ile
Sonra karnın doydu mu Türkane bir meşreb ile
Balta, tırpan, manda, kağnı, panguduz merkeb ile
Git .... bir dûş-ı istilâ Frengistan’ a Türk

Beyzâ-i ankayı anla boş tavuk kehkehleme
Ehli takdir eylesin, sen kendini pehpehleme
Alt yanından kaydırıp ta mâverâya dehleme
Lâ-yukâlî bir hata-yı hırs ile yestehleme
Sapma şehrâh-ı safadan vadi-i isyana Türk

İ’tilâ-yı mülk için milli .... kartalmalı
Mor .... maplak gibi ta ka’r-ı .... dalmalı
.... zorla her santimde gümrük almalı
Âşıkân sırt üstü saatlerce baygın kalmalı
Böyle gir dinî zaferle ravza-i rıdvâna Türk

Bastığın anda gıcırtı kağnıyı andırmalı
Bâde-i vuslât .... mest edüp kandırmalı
Dehledikçe hırs ile yekdiğerin kızdırmalı
.... safadan bahs açarken .... fındık kırmalı
Böyle yap asma kulak hakkındaki bühtâna Türk

Yasemini sineye tezyîn eder bir çift turunç
Çizmeden versin nişan .... ki yapışsın .... konç
Öyle zannetsin görenler .... bir dökme tunç
İlk nazarda .... gıdıklansın .... kırsın kulunç
Nesl-i âti aşkına .... minnet et canana Türk

Verdim Etlik Bağlarından pendime işte hitâm
İstemez bundan ziyade halka tatvîl-i kelâm
Affedin, yoktur sözümde intizam u insicâm
Serseri bir Neyzen’im, âşıklara ba’de’s-selâm
Yadigâr olsun bu nazmım meclis-i ihvâna Türk

Ankara – Etlik 1923

TÜRKE İKİNCİ ÖĞÜT

Gel, günaydın, şimdi bak şu kurduğun âsâra Türk
Başlamıştır ülke isti’dâdını izhâra Türk
Âsmânı yık yığ, istiklâli istikrara Türk
Nanköre açtırma göz, hiç verme yüz ağyâra Türk
Basmasın nâdân ayağı rehgüzâr-ı yâre Türk

Zalimin titrek elinden çektin aldın dizgini
Kükresin nâmerde tarihinde bir kaplan kini
Tuttuğun yol asra ait her teceddüdden yeni
“Müstakim ol Hazret-i Müncî utandırmaz seni”
Aklın erdiyse yeter bir Vâhid ü Kahhar’ a Türk

Kudret-i fıtrıyyeni andıkça ah ettim sana
Gitme maziye dedim, talim-i râh ettim sana
Şapka giydirdimse zannetme külâh ettim sana
Can gözüyle sahne-i dilden nigâh ettim sana
Verme artık gönlünü, dükkân gibi îcâra Türk

Vahdet-i milliyyedir efrâdı ancak kurtaran
Aşk-ı Gazi ateşiyle kaynayan millete kan
“Hâkimiyyet milletindir”, gökte ol sahip-kıran
Zağlasın çarh-ı felek şimşîrini, sen salt kuşan
Bir emirberdir kapından bastığın seyyâre Türk

Gönlünü gark eyle menşûr-ı dehânın rengine,
Bak riyâzî bir nazarla şimdi Türkün cengine
Öyle bir Türkâne meşreple getir ki dengine
Sâz-ı sulhun perde perde nağme kat ahengine
Ey güneşten sıçramış her ferdi ateşpâre Türk

İnkilâbı halk ederken parladıkça mu’cizât
Anlamış sinyaldeki imayı ruh-i hadisât
Bekliyor siması devrânın güneşten iltifat
Hâle-i sulh-ı cihana verdi ay yıldız hayat
Ben de şaştım bu terennümlerdeki esrara Türk

Varsa dostun dipçiğindir, öp de omzunda taşı
Merde hürmet eyle, nâmerdi görünce çat kaşı
Bak nasıl rapt eyledin etrafı, Moskof kardaşı
Bence senden çok küçüktür eski tarihin yaşı
Âsmâna kak temel arz eyle de mimara Türk

Âsmâna kak, temelden maksadım teyyare yap
Cehli kahrettikçe idrakinle fenne, ilme tap
Gitme mazinin karanlık yollarından, garbe sap
Varsa iblisin külâhı, sen atik davran da kap
S....da giydir düşmen-i bîdâd olan eşrâra Türk

Mümkünün tahlili ânde bin tecelliyât olur
Tehlikeyle oynanılmaz akıbet heyhât olur
Himmet-i tarih ile her müddeâ ispat olur
İnkirâzın tahtı kürsî-i ilâhiyyat olur
Bence davetnâmedir bu safsata idbâra Türk

Kalkmadıkça bunlar ev, yer, bağ, çayır yoktur sana
Bunları kaldır, maarifte bayır yoktur sana
Kendi mülkündür vatan, ortak gayır yoktur sana
Yık dedim, yık, kanlı kürsîden hayır yoktur sana
Ba’demâ meydan bırakma bunları tekrara Türk

Kendi mülkünde garibane dilendin din için
Tıpkı beygirler gibi döndürdü şeyh ayin için
Sırtta heybe, cerre çıktın gafleti telkıyn için
Pek fedakârane yandın bir Kureyşî kin için
Çal da söylet bunları sazındaki evtâra Türk

Gönlünü dinî tufeylîden temizle gün gibi
Aşka iman et de durma vuslata küskün gibi
Çektiğin âlâm-ı eyyâmı unutma dün gibi
Aç gözün, çıldırma bir Leylâ için Mecnun gibi
Bir marazdır bu; de geç, âşıktaki efkâra Türk

Bir müzisyen geldi Alman Ştrigler’miş adı
Öyle kudret var ki idrakinde aklım oynadı
Anladıkça gönlünü Türkün muhabbet kaynadı
Garbın asrî bir dimağınca sazın varmış tadı
Kısmet oldu çok şükür dinletmesi bîdâra Türk

Bence ibdâ’ın ocağı gönlünün altındadır
Kesmiyor sanma, kılıç bir köhne eski kındadır
Aşkı tekfîr etme, mesuliyyeti sırtındadır
Bir kulak ver kendine, gönlün bunun farkındadır
Sen neden bîgânesin ruhundaki eş’âra Türk

Söyle aşkın lânesinden kim yadırgattı seni
Hangi alçak aşka düşman etti, aldattı seni
Kendi mümkündür bu ülke, kim tutup attı seni
İtimadın bir kuru iman için sattı seni
Sen ki Cibril’i yaparken orduna mekkâre Türk

Musikîye ârız olmuştur yobazlık bit gibi
Bu akan çirk-i hilâfet sanata kibrit gibi
Saltanat davasına her faslı bir şahit gibi
Toplanıp hep bir ağızdan hırlaşırlar it gibi
Eyle bunlardan şikâyet dâhi-i serdara Türk

Kırk sekiz yıl kişver-i ibdâ’ı sardım, bekledim
Altı bin yıllık birikmiş bir de mazi ekledim
Kurduğum tabya haraba tuttu yüz, mertekledim
Gördüğüm âsâr ile müstakbeli gerçekledim
Sığmaz artık tuttuğun yol vadi-i inkâra Türk

Eşşeğinden patriğin her kim nasip almış ise
Her ne varsa bildiği fensiz: Boş anbar, boş kese
Garbı takdir etmeyen nâdânı sokma meclise
Hakka iman etmemek olmuş seviyye iblis’ e
Bastığın kâfi değil mi bunca yıl mantara Türk

Cevher-i milliyyeni soymuş harami, Kâbe’de
Cehle gömmüş ruhunu, sonra aratmış türbede
Öyle aldatmış ki teslimiyyetin bî-arbede
Sersem etmiş halkı döndürdükçe curnalcı dede
Ehl-i ....’ten hazer kıl, çünkü benzer mâra Türk

Hangi sem’iyyet olursa girme taktırma yular
Goncası milliyetin ağyâr elinde tez solar
Hür yaşa bak yadigârı ceddinin şu ordular
Karşısında İ’tilâf orduları zor durdular
Düşmanı teshîr eden başındaki mehpâre Türk

Dinlemem bir kimseyi, fikrim, kararım kendimin
Âsmânım kendimin, leylim, nehârım kendimin
Medd ü cezrim kendimin, ka’rım, kenarım kendimin
Çember-i devrâna hâkimdir, medârım, kendimin
Sırrımı fâş etmedim bî-intihâ âsâra Türk

Bu eserler inkılâbın ekmeliydi şüphesiz
Türkün istikbali ondan münceliydi şüphesiz
Tuttuğun el-Gazi-i müncî eliydi şüphesiz
Âkil-i ferdâne-bîna meş’âliydi şüphesiz
Secde eyler âsmânlar şemsini ikrara Türk

İstanbul - 1929

HEKİMLERE NAZ

Bir hazâkatzedeyim midemi tıp tepti benim
Kırk katır tepse yıkılmazdı şu aciz bedenim

Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere
Bir mezar oldu cihan, sanki etibbâ haşere

Hastane sanarak yok yere girdim çıktım
İbret aldım oralardan ve canımdan bıktım

Avnî’min himmeti erdi yine imdadımıza
Hâtime çekti bir el nâle vü feryadımıza

Kalmamıştır gibi aciz bedenimde bir şey
Yaşasın sine-i millete Hasan Vasıf Bey


CANAN’ A
Sevdalı akşamlar tekin değildir
Pek dolaşma gönül viranesinde
Gururlu güneşler boyun eğildir
Şaka yoktur aşkın efsanesinde

Çok mutlu yıldızlar çıktı çığırdan
Farkı yoktur aşıkların sağırdan
Önce dumanları başlar ağırdan
Şaka yoktur aşkın efsanesinde

İhtimal vermezsin, hem inanmazsın
Ateşler sarmıştır, sen uyanmazsın
Mest olduktan sonra artık yanmazsın
Gönlüm gibi hikmet peymânesinde

Taptığın mihraplar çöker bir anda
Her şey olmuş bitmiş gibi meydanda
Tutuştu çırağlar, sevda devranda
Yanıyorum sazın teranesinde

Bir serseriyim ki dur aman bilmem
Kalbinden başka hiçbir mekân bilmem
Gök kandil olmuşum, âsumân bilmem
Bir mazi gözlerin meyhanesinde

Karanlık zülfünü bir görmek için
Göz kanat olmuştum cin melek için
Bana yeter artık buselik için
Hatıra telleri dil şânesinde

Gönül rebâbında olamaz düzen
Aşkım bu yıldızı yüzünden süzen
Buluşuruz yarın geceye Neyzen
Cananın kalbinde, gam lânesinde

İstanbul 1923


VARLIĞIM

Ruhumda sunduğun mukaddes günah
Kanımda ateşten bir şarap oldu
Sevdanın şimşeği çakınca gönlüm
Nağmesi alevden bir rebâb oldu

Gökyüzü yıkıldı, yıldızlar söndü
Güneş hiç doğmadı, ay geri döndü
Kâinat kayboldu hiçe büründü
Aşkından başkası hep harap oldu

O hırçın hayalin ey sarhoş melek
Serencâm besteler bana gülerek
Son gece verdiğin zehirli çiçek
Hicranlar şerh eden bir kitap oldu

Vefasız tali’im bir kara kaya
Yalvardım, söylettim bu sırrı naya
Varlığım yok oldu gün saya saya
İçinden çıkılmaz bir hesap oldu

1923


ÖLÇÜ

İtimadım belki kalmıştır diye insanlığa
Günde bir kere şeytan kalbimi yoklar benim
Bizde vicdani telâkkiler bu yolda ölçülür
Zevk alır görse perişan hâlimi toklar benim
Cavidanî sözlerim sanma isabet eylemez
Saplıdır kalb-i hedefte attığım oklar benim
Her.... benzerdi bin bir Apis’li mabede
Heykel-i Fir’avn’e döndü ....ğım ....lar benim
Ezkaza bir lokma et yersem hayalen, vergici
Rüzgâr altından geçerken zartamı koklar benim

1946

ŞEKSPİR

Şekspir’ in bütün âsârını değil, birine
Feda imiş Britanya o hikmet-efserine

Ne muhteşem, ne derin bir mehâbet-i takdir
Yeter bu İngilizin ilme aşkını tasvir

Revân eder acı sözlerle tayf-ı hikmetini
Bu serzeniş ile sezmiş vatan muhabbetini

1921

İSTANBUL RADYOSUNDA MUSİKÎ

Tüylerim ürperiyor duydukça
Musikî namına zillet şu sazı
Yurdumuzdan azametle yayılır
Cehlin âfâk-ı cihana avazı
Okuyuşta daha hâlâ tecvit
Ağzına .... madrabazı
Telsizin işlemesinden maksat
Çıksın üç beş .... boğazı
Radyodan her gece garbın yüzüne
Geyirir zannederim bir yobazı

BİLİR

Hakikat çıkması şu kahpe dünya,
Bu çok kısa yoldan dönenler bilir;
Bu yolun sırrıdır fırsatlar, sevda,
Tutuşup parlayıp sönenler bilir.

Aldana aldana gevredi dinim;
Kalmadı düşmana, feleğe kinim;
Doğruyu söylersem çarpar yeminim;
Bu cengi, pusuya sinenler bilir.

Durma sor halini, hastanın, sağın;
Tabii solacak gülleri bağın;
Hayatın içini, kara toprağın
Üstünden altına inenler bilir.

Geniştir, ölçülmez hayalin çölü;
Karşımda her diri söylenen ölü;
Çok güçtür geçmesi bu sakar gölü;
Dümensiz gemiye binenler bilir.

GÖNLÜMÜN MEYHÂNESİNDEN HİTAP !

Dinleyen her zerreye bin bir hitâbım var benim,
Kâinât isminde hiçden bir kitâbım var benim!
Ya hitâbımdan okursun, yâ kitabımdan beni,
Yazdığım efsânede on altı bâbım var benim!
Hey’etimde müttefik mağrıbla maşrık, veçhe yok;
Gayr-i mer’î zerrede bin âftâbım var benim!
Hüsn-i mutlak bir yudumda kendini gayb eyledi,
Gönlümün humhanesinde böyle nâbım var benim!
Varlığımdan intihâsızlık terennüm eyliyen
Bezm-i hiçide adem adlı rebâbım var benim!
Neşvemiz bî-ibtidadır işvemiz bî-intihâ,
Böyle bir sâkiye candan intisâbım var benim!
Meyve-i memnua’dan çekmiş bizim pîr-i mugân,
Neyzen’im, gönlümde bin bir küp şarâbım var benim!

1944 İstanbul

YOBAZ

Bir güneş görmesi kaabil değil erbâb-ı dile,
Kaplamış sis gibi etrafı gürûh-ı hazele;

.... ümmet denilen şu haşere
.... dır bence huzûr-i beşere.

Cennet’i fasl-ı taharet iledir isbatı,
Sanki yutmuş gibidir mebhas-ı kazuratı,

Yakışır şekline timsâl-i fezayih dense,
Bir yıkık eski kenef künküne benzer ense.

Koku aldıkça koşar hırs ile mevtâ peşine,
Benzemiştir yüzü sırtlan derisinden meşine.

Sû-i hazım olsa gerek bilmediği varsa onun,
Midesi iskele sanki odun oğlu odunun !

Ankara 1923

GEÇERİM

Geçen gençlik günlerine yanmıyan
Yok gibidir, bense bakar geçerim.
Yoku vara, varı hiçe gömerek
Her solukta bir gam yakar geçerim.

Durulmadı gitti belirsiz başım,
Kardaşımdan başka herkes kardaşım.
Kader, zaman, kader, hicrân yoldaşım,
Dertli ırmak oldum, akar geçerim.

Devrin siyâseti pek saçma sapan,
Pişirdiği pazarlıklar çok yavan,
Matbu’atın ocağında kaynayan
Kazanlara bir kulp takar geçerim.

Araştırdım hakiykat notlarında,
Yok bir ma’na dehrin vur tutlarında,
Şi’rimdeki duygu bulutlarında
Bir şimşeğim, hicrân çakar geçerim.

Göz kapamam hiç bir Tûr’un nûruna,
Perde açtım İsrâfil’in sûruna,
Kalbimdeki yanan aşkın uğruna
Cehennemi yakar yıkar geçerim.

Anladın mı beni yakan o piri ?
Neyle meyle bak ne yaptı fakîri
Ebedleri kucaklıyan esiri
Ma’na gibi deler, çıkar geçerim.

Bulamazsın cevherimi bir kânda,
Gömülüyüm bir mukaddes nihânda,
Gönlümdeki ışığımla bir anda
Yüz bin Leylâ sever bıkar geçerim.

Neyzen gibi serserinin fakîyr’in
Mihrâbıyım içindeki zamîrin,
Men-Rabbüke diyen Münkir, Nekir’in
Defterini dürer, tıkar geçerim.

Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337

HAYATIMDA

Ne başım var, ne kıçım var, be felek
Tıpkı .... çevirdin beni!
Kurtulamadım gitti anha minhâdan,
Şu son siyâsete çevirdin beni.

Sağlıkta minhetle hasr-ü neşroldum,
Ölen umudlara teneşir oldum,
Mezar taşları ile dertleşir oldum,
Âyân’ da hey’ete çevirdin beni!

Mezhebimde haham, papaz, hocalar,
Orsa pupa, yalpalayıp bocalar,
Her gören bir âletimi kurcalar,
Pirsiz bir san’ata çevirdin beni!

Aşkın perisine attım sazdan ok,
Ta kalbime düştü, yalvardı pek çok,
Benden başka yarasını saran yok.
Sevdâlı gurbete çevirdin beni.

Şahikâ mı hiç bir bulut yürümez?
Kalemim de her nükteyi sürümez,
Hürmet eder herkes, lâkin el sürmez,
Kâ’be’den sirkate çevirdin beni!

Kimim, neyim? Yok sırrımı bir bilen,
İster yaşa, ister öl, ister dilen.
Avrat pazarında yanlış işliyen.
Akrepsiz saate çevirdin beni!

Züğürtlükten her tarafım kanadı,
İflâs etti .... im, dibe kaynadı.
Başım başka kıçım başka oynadı,
Ta.aksız şehvete çevirdin beni.

Ne tutan var, ne çatan, ne kaışan,
O meyhâne bu kerhâne Pötişan,
Erenlerin kapısında dolaşan,
Neyzen adlı ite çevirdin beni!

Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337

NOKTA

Şu yola kırk senedir attım adım,
Daha hâlâ beni ben anlamadım.

Aklımın erdiği bir şey varsa,
Fikrim eb’ad-ı hayâli yarsa

Cezr-ü medlerle, ebedle ezele
Varmış olsam o reh-i lem-yezele.

Bana rehber olacak şû’le, adem,
Ademin şû’lesi hiçî der isem

Bunca varlık ki benim meşhûdum
Nur-ı aşkınla bütün mescûdum.

Ve ademden edişim acze rücû,
Saçıyor pîşîme milyarla tulû.

Her tulû’un şeb-i bîdârından,
Şu fezâüâ-yı hafâ-bârından.

Yağıyor bunca serâir güneşi.
Yakıyor aczimi hayret ateşi.

Aczimin de buna âciz kalışı,
Der demez meselenin geldi başı;

Halleder noktayı aklen, hissen,
Bunu tekrar okuyup dikkat eden.

Tıp Fakültesi Hastahanesi-Haydarpaşa,1337

NEYZEN’İN ŞARKILARINDAN

Derdinle gönül derdime dert katarak her gün
Neşe ile avundum da gönül gülmedi bir gün
Çılgın geçecek sandığım hep günlerim ölgün
Yadınla harap, dert ile ortak gönül her gün

Deli gönlümü sana verdiğim akşam
Kanmadan zevkine geçti de akşam
Şimdi viran kalan o bahçelerde
Derdi verir gönlüme, derdin her akşam

Gitti gelmez gönül virane kaldı
Ne sabr u mecal var, ne takat kaldı
Yadınla teselli bahane kaldı
Gitti gelmez, gönül virane kaldı.

EŞŞOLU

Ne için boş durursun
Çalış eşşolu, eşşolu
Yiyecek yok mu dedin ha
Alış eşşolu, eşşolu

Anırıp durma çemende
Ara bul ilim ile fende
Olma bir .... sen de
Karış eşşolu, eşşolu

Uyuyan menzili bulmaz
O balın gülleri solmaz
Topal eşşekle olmaz
Yarış eşşolu, eşşolu

Bırakıp kîl ile kâli
Unutup ol emr-i muhali
Sana dargın ise vali
Barış eşşolu, eşşolu.

KOŞMA

Hicrân kucağında tuttuğun sırdaş,
Çağlamış, bulanmış, durulmuş olsun,
Sözüne, sazına güven de yanaş,
Kulağı ezelden burulmuş olsun.

Boş kafa gezdiren seyyahlar gibi
Keşkülünün delik çıkmasın dibi,
Ârifden anlasın seçsin garibi,
Hakiykat yolunda yorulmuş olsun.

Taban tepmiş olan hak kervânında,
Dostunu konutlar tatlı canında,
Koçlar gibi duran pir meydanında,
A