![]() |
|
|
#1 | ||||||||||||||
|
Asistan Moderatör
Üyelik tarihi: Jun 2008
Mesajlar: 721
Tecrübe Puanı: 5
![]() |
HAYATI
Tevfik, 24 Mart 1879 pazartesi günü Muğla'nın Bodrum ilçesinde dünyaya gelmiş. Babası Hasan Fehmi bey aslen Samsun-Bafra ilçesine bağlı Kolay Beldesindendir. Kolaylı soyadı da buradan gelir. Babası Soyadı kanunu çıkınca memleketinin ismini soyisim olarak almıştır.Babasının Kolaylı olmadığı Kolay'da görev yaptığı gibi yanlış bilgiler ortada dolaşmaktadır. Aksine Neyzen Tevfik'in babası Bafra Kolay'lıdır, Neyzen doğduğu esnada Bodrum'da Rüştiye ( Ortaokul ayarında) öğretmenliği yapmaktadır. Hasan Fehmi Bey, aydın düşünceli, kültürlü, müzikten anlayan, sanatsever ve nükteci bir insan. Anlayışlı, hoşgörülü ve hepsinden önemlisi de sevgisini açığa vurmaktan kaçınmayan bir baba. Annesi Emine Hanım'ın kişiliğine, öğrenim durumuna ilişkin hiçbir şey bilmiyoruz. Ama Neyzen'in "anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız, mâsum insanlık ifadesi" sözlerinden onun da anlayışlı, sevecen ve hoşgörülü bir kişi olduğu söylenebilir. Bütün bunlardan dengeli bir aile ortamında büyüdüğü anlaşılıyor. Birde kardeşi vardır. Ahmet Şefik Kolaylı. İstiklal savaşından sonra Şefik bey Pendik Bakteriyolojihanesine müdür olarak atanmış ve bu görevde 1939 yılına kadar katılmıştır.1939 – 1945 yıllarında Tarım Bakanlığı teftiş heyetinde çalışmış, 1946-1951 yıllarında Tarım Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığında bulunmuştur. Şefik Bey’in sığır vebası , tavuk kolerası aşısı , antraktsa teşhis çiçek aşısı Anadolu keçilerinin plöro-paömonisi konularında çalışmaları vardır. Bakteriyolog Ahmet Şefik Kolaylı, ağabeysi Neyzen Tevfik’e onun anılarına ve eserlerine büyük önem vermiştir. Türk Ansiklopedilerinin hepsinde bugün neyzen Tevfik Kolaylı’nın adı bulunuyorsa, bu başarıda , ansiklopedilerimizde adı olmayan Şefik bey’in payı büyüktür. O, bütün hayatı boyunca Neyzen’in koruyucu mesleği olmuştur. Neyzen Tevfik'in çocukluğu Bodrum'da ailesi ile beraber geçmiştir. Neyzen Tevfik, daha sonraları hayatında önemli yer tutacak bazı olayları Bodrum'da yaşamıştır. Bunlardan biri Neyzen Tevfik'in Sara hastalığının sebebi ile illgilidir. Neyzen yedi yaşında iken, Muğlalı Kel Mülâzım Hüseyin Ağa müfrezesinin kent çarşısında, eşkıyaların kesik başlarını halka gösterirken Neyzen Tevfik'de orada bulunur. Bu görüntü onun hayalinden silinmez ve Urla'da başlayacak olan Sara nöbetlerinin tetikleyicisidir. Olayı bir de Neyzen Tevfik'in ağzından dinleyelim. Neyzen anlatiyor ; "Okula yeni baslamistim,bir aksam paydos olmus,ben babamla beraber eve gitmek üzre yola koyulmustum.Tam çarsi hizalarina geldigimiz sirada uzaktan gelen davul,zurna sesleriyle durakladik.Ben daha o yasta musikinin tutkunu,çilginca düskünüydüm.Babami elinden çekerek çalgi seslerinin geldigi tarafa dogru adeta sürüklüyordum.Nihayet alayin ucu Köskiçi meydaninda göründü.Biraz daha yaklasinca zurna ve lavtalarin ahengine tempo tutan davul tokmaklari sanki hep birden kafama inmeye baslamisti.Yaklasan kalabaligin ellerinde on,on bes sirik,siriklarin ucunda da kesik insan kafalari vardi.Gözlerim dehsetle yuvalarindan firlamis ve ben çigligi basmistim.Sasiran babam, güya o feci manzarayi bana daha fazla göstermemek için önünde durdugumuz demirci dükkaninin içine dalivermisti.Oysa olan olmus ve çocuk ruhumda müthis bir kasirga kopmustu.Eve,dinmeyen titremeler içinde getirildim ve ve birçok korku ilaçlarindan geçirildim.Fakat yazik ki bilincimin bir burcu göçmüs,akil tahtamin bir çivisi demirci dükkaninda düsüp kaybolmustu." Bundan sonra Neyzen'de olagandisi bir durgunluk baslamis ve durum birkaç yil sonra babasinin memurlugunun nakledildigi Urla'da "sara nöbetleri" halinde uzun süre devam etmistir.Annesi tarafinda tedavi için Istanbul'a getirilmis,fakat ne doktorlardan,ne de hocalardan yararlanilamamistir. Neyzen Tevfik ile babasının uğrak yeri Tepecik cami yakınındaki kahvedir. Tevfik, o kahveye gelen dervişlerin üflediği neye vurulur, ney üflemek ister. Ancak babası Hasan Fehmi Bey, yedi yaşındaki oğlunun öğrenim hayatını olumsuz etkiler düşüncesi ile buna izin vermez. Avram Galanti, ( Yahudi asıllı Türk eğitimci, siyaset adamı ve Türk milliyetçisi.4 Ocak 1873'te Bodrum'da doğdu. 1961 yılında İstanbul'da vefat etti. 1915 ile 1933 yılları arasında Darülfünun'da eğitimci ve profesör olarak çalıştı.) Tevfik'in kendi yaptığı düdükleri okulda çalarak çocukları etrafına topladığını belirtir. Neyzen Tevfik'in şiire olan ilgisi de Bodrum'daki çocukluk yıllarına rastlar. Dönemin gezgin saz şairlerinden "Leylâ İle Mecnun", "Tahir İle Zühre", "Arzu İle Kamber", "Ferhat İle Şirin"... gibi halk hikâyeleri Neyzen’de şiire karşı olan ilginin başlangıcıdır. Onüçündeyken, 1892'de, babasının "Urla Rüştiyesi"ne atanması üzerine, ailesiyle birlikte Urla'ya gider. Bir yıl sonra, usta bir neyzen olan Berber Kâzım'la tanışır ve ondan ney dersleri almaya başlar. 1893 de, ilk sar'a nöbetini geçirir. Aile büyükleri, bunu neyin etkileyici sesine bağlayarak onu bu tutkusundan vazgeçirmeye çalışırlar, bu arada okulu bırakmak zorunda kalır. Annesi ile İstanbul'a gider ve altı ay sonunda Pepo adlı bir doktor hastalığını kontrol altına almayı başarır. Gerekli ilaçları verir ve "Neyzen'in üzerine gidilmemesini ve en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına izin verilmesini" tavsiye eder. Ve öyle de olur. Öğrenimine ara verir, gönlünce gezip tozmaya ve neyi ile ilgilenmeye başlar. Biraz düzelen Tevfik'i babası, bir yıl sonra ve son bir umutla, yatılı olarak "İzmir İdadisi"ne ( lise) verir. Ancak sar'a nöbetleri yeniden başlar ve böylece okulu bırakır. Neyzen Tevfik, neyini koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi İzmir Mevlevihanesi'nin yolunu tutar. O yılların İzmir'i sürgün yeridir. İstibdat (despotluk) yönetimi rahatsızlık duyduğu aydınları oraya gönderir. İzmir Mevlevihanesi de onların uğrak, dahası toplanma yeri gibidir. Neyzen Tevfik burada Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba, ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle ile tanışır. Onlardan Türkçe'nin yanı sıra Arapça ve Farsça dersleri alır. Şair Eşref yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayarak ona hicvin kapılarını da açacaktır. İlk şiiri bu günlerde, 13 Mart 1898'de Muktebes dergisinde yayımlanır. Ondokuzundayken, 1898'de, babası medrese öğrenimi için, İstanbul'a gönderir onu. Fethiye Medresesi'ne yerleştirir. Ama Neyzen Tevfik, zamanını daha çok Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçirir. Bu arada Mehmet Akif Ersoy'la tanışır. Akif, dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçıları ile tanışmasını sağlar. 1901 yılında, medrese giyimi olan cüppe ve şalvar yerine Akif'in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması ileri-geri konuşmalara yol açınca, Fethiye Medresesi'nden ayrılır.Önce Fatih'teki Şekerci Hanı'na, sonra da Çukurçeşme'deki Ali Bey Hanı'na yerleşir. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra Şeyhülislam da olan Musa Kazım Efendi onu kendi derslerine kabul eder. Onun sayesinde Neyzen Tevfik, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır. Mehmet Akif'le dostluğu sürmektedir. Neyzen, Akif'e ney öğretir; Akif ise Neyzen'e Arapça, Farsça ve Fransızca. Dost çevresi içinde artık İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, hacı Arif Bey, Yunus Nadi de vardır. 1900 yılında, gramofon ticaretini ilk yapanlardan Gülistan Plâk Mağazası sahibi Hâfız Âşir Bey'le bir plâk doldurma girişimi olur. Neyzen aşırı içkili olduğu için güçlükle doldurulan plâklar yine de basılıp piyasaya verilmiştir. 1949'da yayımlanan Azâb-ı Mukaddes'e yazdığı önsözde belirttiğine göre, "yüze yakın plâk" doldurmuştur. Dönemin önde gelen ailelerince köşk, yalı ve konaklarına çağrılan, dahası saray çevresine bile sokulan bir neyzendir artık. Öte yandan istibdata karşı olan gençlerle Sirkeci'deki İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi'nde bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin ve istibdat karşıtı konuşmalar yaparlar. Güneş Kıraathanesi'ne gelip gidenlerden Ziya Şakir, bir gün, sözü Eşref'ten açıp Jön Türk hareketinin önderlerinden Ahmet Rıza'ya getirerek Neyzen Tevfik'i konuşturur; tüm düşüncelerini öğrenir. Ardından da ihbar eder. Gözaltına alınır ve sıkıntı dolu bir sorgulamadan geçirilir. Bu arada, daha önce tam otuz beş kez jurnal edilmiş olduğunu öğrenir. On beş gün sonra da salınır. Ama artık mimlenmiştir ve hafiyeler peşindedir. Zarar veririm endişesi ile arkadaşlarından uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar. Bu esnada Sütlüce Bektaşi Tekkesi'ne devam ederek Şeyh Mümin Baba'dan nasip alır. Siyasi baskı iyice artmıştır. O da pek çok Abdülhamit karşıtı gibi yurt dışına gitmeye karar verir. Kendi anlatımı ile "1319 (miladi 1902) senesi kânunusânisinin (Ocak) 13'üncü Perşembe günü Mesajeri vapurunun güvertesine postu sererek" Mısır'a doğru yola çıkar. En yakın arkadaşlarından Şair Eşref'te oradadır. Neyzen Tevfik'in Mısır'da geçen yıllarına ilişkin olarak gerçekle gerçek olmayanı birbirinden ayırmak neredeyse imkansız. Ama geçimini neyi ile sağladığını ve hicvetmeye devam ettiği biliniyor. Mısır’da bir arkadaşı ile Neyzenler Kahvehanesi açıp işletir. Özbekiye Saz Bahçesi'nde çalarken plâk da doldurur. Jön Türklerle ilişkili, bir dost toplantısında sarhoşlukla tabancasını ateşlediği ve duruşmada yargıca "haksızlık yapıyorsunuz" dediği için altı ay hapse mahkûm edilir. Ancak yaptığı itiraz kabul edildiği için bir buçuk ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşur. Feride adlı Lübnanlı bir kadınla iki ay birlikte yaşar. II. Abdülhamit için yazdığı "Abdülhamid'in Ağzından Bir Nutk-ı Hümâyun" adlı hicvini İstanbul Kıraathanesi'nde okuyunca tutuklanmak istenir. Çevrenin işe karışması ile kurtulur. "Türk Aydınlarının Mısır Hidivi Hakkındaki Düşünceleridir" başlığı ile gazetelerde yayımlanan yazı nedeniyle hakkında tutuklama kararı verilir. Kurtulmak için "Kaygusuz Sultan" adlı bektaşi tekkesine sığınır... II. Meşrutiyet'in ilânıyla da Mısır'dan ayrılır, İzmir'e döner. Ardından da İstanbul'un yolunu tutar. Kendi anlatımı ile 'Devr-i dilâra-yı meşrutiyet'in ilânından tam 28 gün sonra, 8 Ağustos 1324'te (1908) Sirkeci rıhtımına ayak basar. Çemberlitaş'ta bir han odasına yerleşen Neyzen Tevfik'in "ilân edilen hürriyet"le karşılaşması pek de parlak olmaz. Seyretmek için gittiği ve Ferah Tiyatrosu'nda sergilenen "Sabah-ı Hürriyet" adlı oyunun İttihat ve Terakki'ce yasaklanması üzerine yaptığı konuşma yüzünden tutuklanır. Kısa bir süre sonra serbest bırakılır. Neyzen Tevfik 1910 yılında "sarıklı bir zâtın kızı olan Cemile hanımla", kardeşinin ve babasının karşı çıkmasına karşın, annesinin ısrarı ile evlenir. Bir kızı olur. Ancak yürümeyen evliliği, kızı Leman henüz üç aylıkken kayınbabasının eşini alıp götürmesiyle son bulur. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Askeri Müze'nin kurucusu Muhtar Paşa'nın emrinde ve Mehterbaşı olarak askerlik yapar. Düzenle başı hoş olmayan Neyzen Tevfik'in askerliği de kendincedir. Herhangi bir meseleden Muhtar Paşa ile kavga eder ve çıkar gider. İstanbul Merkez Komutanı Albay Cevat Bey, sık sık yinelenen bu kavgalarda araya girer ve Muhtar Paşa ile Neyzen'i barıştırır. Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın yalısında Mehter takımının verdiği konseri izleyen Almanya'nın Romanya'daki kuvvetlerinin komutanının ilgisini çeker. Bazı kaynaklara göre onun çağrılısı olarak Romanya'ya gider. Romanya'da piyano eşliğinde konser verir. 1919 yılında, ilk kitabı Hiç'i yayınlanır. 1923'de Ankara'ya gider ve kardeşi Şefik Kolaylı'nın yanında 4-5 ay kalır. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı ve Mustafa Kemal'i yücelten şiirler yazar. Cumhuriyet devrimlerine bağlı, onları savunan bir şairdir artık. Geçmişe, geçmişin kalıntılarına karşı acımasız bir savaşıma girişir. 1924 yılında, arkadaşı Hasan Sâit Çelebi'nin de yardımları ile yazdıklarını Azâb-ı Mukaddes adı altında forma forma yayımlamaya kalkışır. Ancak girişim başarılı olmaz. İki formadan sonra noktalanır. 1926 yılında Atatürk'le tanışır. 1927 yılında sa'ra nöbetleri ve alkol yüzünden artık sık sık gideceği Toptaşı Tımarhanesi ve Zeynep Kâmil Hastanesi'nde tedavi görmeye başlar. 1928 yılında Dresden Opera Müdürü Kurt Schtringler ile tanışır. Ney çalışına hayran kalan Opera Müdürü Neyzen Tevfik'i yücelten sözler söyler. Aynı yıl, eski dostu Mehmet Akif'i görmek için tekrar Mısır'a gider. Bir yıla yakın bir süre yanında kalır. 30 lu yıllarda, ekonomik destek olsun diye, Vali ve Belediye Reisi Muhiddin Üstündağ'ın girişimi ile Konservatuvar'da görevlendirilir. 40 lı yıllarda doktoru olduğu kadar dostları da olan Mazhar Osman ve Rahmi Duman'ın aracılığı ve Valiliğin oluru ile Bakırköy Akıl Hastahanesi'nin 21 nolu koğuşu ona ayrılır. İstediği zaman gelir, yatar, dinlenir ve çıkar gider. Rahmi Duman, Neyzen Tevfik'le ilgili şunları yazmış; "Onu yakinen tanımak mazhariyetine 1932 de erdim. O tarihte genç bir asistan olarak Bakırköy Akıl Hastahanesi'ndeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum." 9 Mart 1946'da, basın yararına düzenlenen bir konserde çalar. Yaptığı taksimlerle izleyicileri büyüler. Konser öncesi neyini merak edenler, konser sonrası onu dinlemenin bir şans olduğunu dile getirirler. 1949 yılında, dostlarından İhsan Ada, Neyzen Tevfik'in eserlerini, onun gözetimi altında, Azâb-ı Mukaddes adı ile kitaplaştırır. 1951 yılında Onu Affettim* adlı bir filmde önemli bir rolde gözükür. Ağlayan Şarkı adlı bir başka filmde ise, Suzan Yakar'la oynar. 1952 yılında, arkadaşlarının ısrarı ile Şehir Komedi Tiyatrosu'nda jübilesi yapılır. 1930'larda İstanbul Belediye'sinin bağladığı yardım aylığını saymazsak Neyzen'in düzenli bir geliri hiç olmaz. Neyzen Tevfik'in söylenceleşen yaşamı 28 Ocak 1953'te son bulur. Cenaze namazı Beşiktaş'ta Sinan Paşa Camii'nde kılınır. Caminin avlusundan taşan kalabalık; ana caddeleri, kahveleri, yolun karşısında ki Barbaros Bulvarını doldurur. Memurların, profesörlerin, ileri gelenlerin yanı sıra kılıklarına çeki düzen vermeye çalışmış sarhoşlar, sokak serserileri ve bin bir çeşit insan bir arada uğurlarlar Neyzen'i bilinmeyene. Kim bilir belki de hiçlikten hepliğe..
__________________
HİÇ... |
||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||
|
|
#2 | ||||||||||||||
|
Asistan Moderatör
Üyelik tarihi: Jun 2008
Mesajlar: 721
Tecrübe Puanı: 5
![]() |
ABDÜLHAMİD'İN AĞZINDAN BİR NUTK-I HÜMÂYUN (İdam cezası almasına sebep olan şiir)
Kal'a-i âsâr-ı zulme verdim istihkâm-ı tam Ettim istibdad ile tarihe ibka-ı nâm Öyle tarsîn eyledim olsa cihan zir ü zeber Attığım üss-i mezâlim haşre dek eyler devam Ben o cellâdım, vatanda açtığım her yârenin İltihâbı bir zaman etmez kabul-i iltiyâm Nerde Cengiz, Engizisyon, nerde Haccac ü Yezid, Nerde Timur, Hülâgû, nerde ecdâd-ı izâm Nerdedir Şeddâd ü Nemrûd, nerdedir Ad-u Semûd Her cihetçe zâlimân-ı dehre ben oldum imâm Ben ölürsem mülk-ü millet bitmeden volkan gibi Ka'r-ı lâhdimden tüter eflâka dûd-i intikam! Ol kadar ezdim şu miskin milleti ki etmesin Fasl-ı dâvâ eylemek'çün rûz-i mahşerde kıyâm! ------------------------------------------------------------------- Dörtlükleri Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler; Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler... Künyeni almak için, partiye ettim telefon, "Bizdeki kayda göre, şimdi o meb'us!" dediler... Kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına, Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir. Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede, Kaldırım olmazsa kanun-ı hükûmet çiğnenir. Kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına, Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir. Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede, Kaldırım olmazsa kanun-ı hükûmet çiğnenir. Felsefemdir kitab-ı imânım, Taparım kendi rûhumun sesine. Secde eyler hâkikatim her ân, Kalbimin âteş-i mukaddesine. Gözünü aç daha meydan var iken, Dizginin canbaz elinde Neyzen! Girmedim ya kapısından baktım, Cennet'i at pazarı sandım ben. Bî-namaz deyip beni Hak'dan uzak gören, Sığmaz senin hayâline mihrâb ü mübrem. Sen sade beş vakitte ararsın Allahını, Ben her zaman onunla emîn ol beraberim. Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır. Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır. Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca, Kürsî-i liyakat pezevenk, puşt olanandır! Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden, Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü. Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine, Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü. ---------------------------------------------------------------------- İkilikler Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti, Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti! * Kâbe'den maksat varmaktır yâra, Kör gibi tapınma kuru duvara. * Mey'de Bektâşi göründüm, Ney'de oldum Mevlevî, Meşrebim Mollâ-yi Rûmî, mezhebim Bektâşidir * Üstüne alma fakat dinle samur kürkçüyü sen, Nasıl olsa kabahat sahibini terk etmez. Koşma Dudağında yangın varmış dediler, Tâ ezelden yayan koşarak geldim. Alev yanaklara sarmış dediler, Sevdâ seli oldum; taşarak geldim. Kapılmışım ak oduna bir kere, Katlanırım her bir cefâya, cevre Uğraya uğraya devirden devre Bütün kâinatı aşarak geldim. Yapmak, yıkmak senin bu gamlı ömrü. Ben gönlümü sana verdim götürü. Sana meftûn olduğumdan ötürü Sarhoş oldum Neyzen, coşarak geldim. SAHNE-I ÖMRÜMDEN NEFS-I EMMAREYE HİTÂBIM ! Alemin bağızârını ....yim, Sünbül-ü verd-ü hârını ....yim, Andelib-i nizârını ....yim, Hasılı nevbâharını ....yim! Bana yoktur, lüzumu gülşeninin, Şeb-i tarik-ü rûz-ı rû’ şeninin, Ne gülâmanın, ne de zeninin, Hepsinin tâ mezarını ....yim! Ağlamam ben, ben erkeğim erkek, Hayli güçtür bana cefâ etmek, Minnet bu ömrü de be felek, Atını al tımarını ....yim! Güççedir bu fakiyi aldatmak, Yüzdürüp sonra künteden atmak, Gözünü aç da sen bana bir bak, Ben senin i’tibârını ....yim! Sâkıy-i mâh-rûyına ....yım, Gülünün reng-ü bûyuna ....yım, Mutribin hây-u hûyuna ....yım, Sâgar-ı neşvedârını ....yim! Yok safâsı hezâr-ı dem-gerinin, Gül-sitanda şükûfe-i terinin, Bezm-i sahba-yı rûh perverinin, Neşvesile humarını ....yim! Feleğin uğradımsa vartasına, ....yım ağzının tam ortasına; Bunu yazsın cihan da hartasına; Kıta’at-ü bihârını ....yim! Çukurçeşme – İstanbul, 1317 İSKELET Sen, ey tarih-i millet, ey şehâdetnâme-i ecdâd, Haber ver böyle günlerde, ederdin kimden istimdâd? Uyan bir kerre bak mülke sen ey pürşân olan mazi, Yıkıldı üstüne halin şu kanlı kirli enkazı. Şu binlerce zinâ-zâde vatan bâziçe olmuştur. Ocak’ lardan esâs-ı devlete kundak konulmuştur. Sunuldu millete zehrâb-ı şer câm-ı cehâletle, Yed-i İblis’i bûs etti eşekler hüsn-i niyyetle. Mületevvestir bugün cümle devair siyn-ü zilletle, Yazılmıştır vukûat-ı ahire hun-ı milletle. Nezâretler, irâdetler verildi usta Cavid’ e. O demde başladı aylıkları ehlince tezyîde. Uyup her dâire kanuna çevrildi fırıldıklar, Usûl-i darbı tuttu Meclis-i Milli’ de yardaklar. Çıkıp kürsi-i istikrâza keşkûl dest-i devlette, Beyân-ı nutkeden bir cenfedâdır râh-ı millete. Davul boynunda halkın, parsayı bir kaç şakıy toplar, Ki onlar da Cemâl, Enver ile Tal’ât gibi hoplar. Kaçarlar, dîdeden olmak nihân onlarca bir şey mi? Vatan uğrunda tebdil-i mekân onlarca bir şey mi? Sadedden çıktım amma hâtıra bir fıkra gelmiştir, Eğer tasdi’ edersem de geçilmez, çünkü pek nâdir. Var imiş çingenede bir ayı, bir de maymun, Oynatır bunları gündüz üçü birden memnun. Olarak avdet ederler ahıra her akşam, Gel, yoğurtsuz durmazmış, acıkırmış bu ağam. Yolda bir kâse yoğurdu alarak saklarmış, O çıkınca dışarı maymun onu haklarmış. Her ne artarsa dibinde ayının çehresine, Sürerek hem çekilirmiş köşede hücresine. Kahveden vakti gelince çıkarak çingâne, Uzanırmış, ahıra doğru, yoğurtla nâne. Bir bakarmış ki içinde çanağın yeller eser, Bu işi hangisinin yaptığını aklı keser; Öyle yâ işte na maymun, yatıyor başta yular, Ağzını burnunu durmaz öteki vîra yalar. Yapışırmış sobaya çingene işte o zaman, Dayağı yer ayı maymun köşede hande-kûnân. Şu bir fıkra, fakat insan için şayân-ı ibrettir, Gülüp de geçme, tetkik et, tamamen bir hakiykattir. Adem – abâd-ı mâziden gelir bir nevha-i efsüs, Sımâh-ı millete çarpar, duyan kim? Mevce-i kâbûs. Bu halkın ruhunu, iz’anını boğmuş cehâletle, Çakal doğmuştur aslandan beşer şeklinde bir kitle. Kanında kalmamış, ecdâdının aşâr-ı vicdânı, Takılmış boynuna lavk-ı esâret, işte bürhanı. Berât-ı acz-ü zillet cephesinde hilkaten mestûr, Necât-û fevz-ü hürriyyet, zafer indinde hep menfûr. Tereddüd gözlerinde bi kararîye işârettir, Sözünden tab’-bî rengi nükûle bir alâmettir. Koşar ser-der hevâ her bir leîmin mâverâsından, Nedir maksad sorulsa bî haberdir mâcerâsından. Edâninin elinde şerre âlet, hakk-ı mazlûma, Ocak’larda tüner her dem müşâbih bûm-ı meş’ûma. Dilinde metu-i fetvâ-yı cinâyet vird-i dâimdir, Zulümle kan akıtmak sanki dinî bir merâsimdir. Belâ-yı kahr-u istibdada teşne şu’lesiz gözler, O kâbûs-ı girânı vuslat-ı canân gibi özler. Ocak’da and içirmişler bu hun- lisan-ı ma’lüme, Hep onlar âşinâ Merkez’ deki esrâr-ı mektûme. Biçer elbette kendi ektiğin herkes bu âlemde, Bekaa yok sûr-ı şâdîde ve nâşâdî-i mâtemde. Fakat kaanun-ı hikmette budur şer nâme-i defter; Fazîlet muhyi-i şâdî, cehâlet mâteme müncer. Esâs-ı pâydâri-i vatan, devlet adâlettir, Maarif- ilm-ü fen, san’at, birer bâb-ı sa’adettir. Belâ-yı cû’ ile endîşe-i ferdâ sokaklardan, Temessül eylemiş, şekl-i ahâlide geçer her an. Bütün gün milleti ta’kib eder bir div-i nevmîdî, Girer sakf-u cidârından büyûtun tayf-ı tehdidi. Emeller tîşe-i gamla kazılmış hufrede medfün, Gönül küskün, kararmış dîdeler, erbâb-ı hak mescûn. Açılmış dest-i eytâm-u erâmil arş-ı Rahman’a, Kapanmış perde-i bu zulmistan-ı hüsrâna. Şikâyet var, mehâkim yok; maraz çoktur, devâ mefkûd, Belâ çok, def’ eden yoktur, yanar belde, sular mesdûd. Giden gelmezse serhadde gelen de dönmez elbette, Firâr etmişse askerden karar eyler şakavette, Sadakat, hüsn-i hizmet hep mükâfata mukabildir. Güler yüz, iltifât, ihsan-u eltâfa muadildir. “Görüp ahk3am-ı asrı münhârif sıdk-u selâmetten Çekildim izzet-ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten.” Deyen şu Dâhî-i â’zam, rehâ peymâ-yı millettir. Açıp tarihi kabristanda say emsâlini bir bir: Dayak, zindan, nefiy, gurbet, mezâlim, katl-u istibdâd. Hakiykat ehline tatbiyk olunmak bizdedir mu’tad Evet üç beş deni meydân-ı idlâle atılmıştır. Hemen beş on beyinsiz bu eracîfe takılmıştır. Cehâlet perde-pûş-i nazra-i idrâk-ü isti’dad. Rezilet, sâlib-i şerm-ü hacâlet herçibâdabâd. Âtaletten uyuşmuş mâr-i sermâ-dideye benzer, Hazîz-i meskenetten sem saçar bu mel’anet göster. İnanmaz ilme, takdire, kulak asmaz tedâbire, Pes-ü belâsını görmek gelir güç çünkü hınzîre. Şu on yıllık idâre sarstı mülkü taâ esâsından. Anasır da vilâyetler gibi ayrılmada her an. Açıldı saf-be saf harb-ü sefer hâriçte, dâhilde, Kuruldu heymeler merkezde, serhadde, menâzilde Vatan evlâdı önce başlandı mahv-u i’dâma, Büründü serteser her yer sehâb-ı zulm-ü âlâma. Zuhûra yüz tutunca bizdeki asâr-ı izmihlâl, Görüldü başlarında hepsinin sevdâ-yı istiklâl Cehâletten serîr-i hâkimiyyet çöktü alçaldı Hulâsa mülk-ü milletten kuru bir iskelet kaldı. Eskişehir, 5/2/1335 ŞÜPHE Şüphemin dalgaları her dini boğdu, aştı, Gönlümün yolları gittikçe karanlıklaştı. Bir teselli veremez bilgi denen şu kötürüm, Hele imân ise, o köhne yular, mahz-ı cürüm. Sû-i kasd eylemiyen aklına iyman edemez, Takılıp bir masalın ardına mantık gidemez. İşte su nâmütenahi denilen varlıklar, Sevdiğim fâhişenin bir piçi dersem ne çıkar? Kâinatı doğuran kahbe bilir iç yüzünü, Önü zulmet, sonu zulmet, nideyim gündüzünü? Sen takıl da peşine bir sürü ehl-i tarabın, Korkmadan gir kanına hikmetin, aşkın şarabın! Beyoğlu, 1938 O ÖLMEDİ! Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet, Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet. Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce, Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece. Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu, Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu. Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine! Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi, Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi. Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini, Güdelim açtığı yollardan mübârek izini. Atatürk’ ün beşere sunduğu peymânı budur: Atatürk’ e inananlar er olur, sulhu korur! Beyoğlu, 1938 AÇMAZ Ulu Tanrı’m, bu Arap açmazı Türkü yendi Tam bin üç yüz sene bîcareye Müslim dendi Altı bin yıl maval gezdi ağızdan ağıza Kapılan yandı bu iman denilen mıhladıza Aslı yok, astarı yok, esteri yok, kervanı var Aklı yok, rehberi yok, varlığı yok, şeytanı var Bu uğurda sürünenler tamam üç yüz milyon Hepsi de birbirinin zıddı ve şer’an mel’un Bin bir uçlu kazığı çak diye verdin deliye Bağladın hem de yularsız biz kâl ü belîye Gece bastı kara kaplı kitap oldu hâkim Anırırken tepişen bunca eşek hep âlim Hepsi de kendisinin gittiği yol doğru sanır Razıdır yaptığına az buçuk elden utanır Utanırdan garazım menfaatinden korkar Yoksa her şeye müsait o sarık, kanlı yular Sargı sarmış gibi bir kör çıbana, manzarası O kızıl fes, o Grek damgası, yüzler karası Taşıdı yüz sene bu illeti bîçare vatan O cinayet sürüsü gitti sılaya karadan Âdem’ in hasleti temsil edemez bu piyesi Türke düştü beşerin zaviye-i tesviyesi. Balıkesir, 1926 O’ NA Değil binlerce milyonlarca, milyarlarca aşıklar Senin hep gölgeni sevmiş, yüzünden bîhaber gitmiş Dem vurmuş enbiyalar nâr-ı aşkından Tutuşmuş hepsi kül olmuş, özünden bîhaber gitmiş Bütün edyânı gûna-gûn’ a olmuş kaşların mihrap Kapanmış secdeye bunlar gözünden bîhaber gitmiş Elindeki körlerin şu ilm ü mantık kör ışık olmuş Düşenler dam-ı davaya sözünden bîhaber gitmiş Şarabı “***-terânî” den içermiş sâki-i hikmet Bizim leyl-i firakın gündüzünden bîhaber gitmiş ANLADIN MI? Hicran destanını kendinden oku, Mecnundan duyupta rivayet etme, Aşkın leylâsını gördünse söyle, Söz temsili bulup hikâyet etme, Yüz bin leylâ doğar âlemde her gün, Senin aradığın zevk, safa, düğün. Tutacağın işi önden düşün; Daha ilk adımda nedamet etme. Sevdanın önünde pek güvenilmez, Tutuşursan eğer kolay sönülmez. Bu yolun hükmüdür geri dönülmez, Canına kıymazsan seyahat etme. İyi bak kabına olmasın delik, Boşuna taşırsın gider gündelik. Ânında ölmedi, ettiğin iyilik, Alem duysun diye inat etme. Kâbe’den maksadın varmaktır yara, Kör gibi tapınma, kuru duvara, Hızırı istersen kendinde ara, Bulamadım gibi rezalet etme! Muhabbet herkesin aklını çelmez, Gönül viranesi kolay düzelmez, Alemden çekinme bir zarar gelmez, Sen kendi kendine hiyanet etme. Sen, şatır gönlüne hicran dolmasın, Gençliğin gülseni gamla solmasın, “Neyzen” gibi aklın yarda olmasın, Özründen çok büyük kabahat etme! Tıp Fakültesi Hastanesi 1337
__________________
HİÇ... |
||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||
|
|
#3 | ||||||||||||||
|
Asistan Moderatör
Üyelik tarihi: Jun 2008
Mesajlar: 721
Tecrübe Puanı: 5
![]() |
ÖZ DUYGUM
Zat-ı sultan-ı beka, yani meâni husrevî Saz ve söz ahengin etmiş aşka bûrhan-ı kavî Ben ezel sermestiyim, meydanım arş-ı müstevî Aksedince gönlüme şems-i hakikat Pertevî Meyde Bektaşî göründüm neyde oldum Mevlevî Nur-ı hüsnün, nâr-ı aşkın şem’ine pervane var Ömrümü vakfeyledim, birdir bana mehd ü mezar Varsa kalmış sırr-ı hilkatten yegâne yadigâr İşve-i ney, neşve-i mey etti gönlümde karar Gûş edince bezm-i vahdette rumûz-ı Bişnevî Hubb-ı Haydar bu tarîkın hem sonu, hemde başıdır Cavidan ü Mesnevî, misbâh-ı şu’ le-pâşıdır Suret-i manada Hünkâreyn sır kardaşıdır Meşrebin Molla-yı Rumî, mezhebim Bektaşîdir Ta ezelden yandı dilde bu çerâğ-ı manevî Rişte-i ömrüm rebâb-ı cismimin evtârıdır Her rek-i can perde dest-i hecr, bestegârıdır Zahm-ı sinem lâledir gözyaşlarım enhârıdır Hamse-i âl-i abâ esrarının gülzarıdır Bu iki nurun tecellâsı ile gönlüm evi Olmadım meftunu mâlin, rütbenin sim ü zerin Zevki, şevki neyle meydir rind-i azade-serin Dest-i cûdundan çekip kallâvî-yi Peygamberin Mazhar oldun feyzine Neyzen Cenab-ı Hayder’ in Kilk-i irfan-ı beyanın yazdı bu şi’r-i nevi. ÇAR NİKOL’ A Ateş-i zulmü başından burc-ı tahta çıkmada Bunca vâhın, nâlenin, derdin, gamın, âhın, ofun Dübb-i ekber kutbuna baktım tefe’ül eyledim Taht-ı çarın tersine dönmüş semada Moskof’ un İnfilak eylesinde çeşm-i ezel Bu hayasız diyarâ yağsın ecel Kıl tecelli ya....,ya Kahhar Kalsın erbâb-ı mel’ anet nâçâr Aç bıraktın milleti, hırsızlığı sürdün öne İsterim Allah’tan tez günde ikbalin söne Bin musibet, bin belâ yağmaktadır günden güne İsterim Allah’ tan tez günde ikbalin söne Bazı gençler seni taklit ediyormuş duydum Pek fena bir çığır açtın Neyzen Serserilik denilen mahbubu Alamaz koynuna her boşta gezen İKİ KIT’ A Şu doksan milyon Alman, hikmetiyle, ilm ü fenniyle Tasavvuf ıstılahınca fenâfi’l-Hitler olmuştur Feragat tacının altında vahdet sırrı zâhirdir O yerlerde bu gün sulhun perisi asker olmuştur Hangi ıslahata başvursan düzelmez memleket Bir giderse fışkırır bin mertekip, bin muhtelis Kanlı hendekler kazar devletle millet beynine Saltanattan yadigâr-ı mel’ anettir her.... AYDEDE Takdirin tasvibin bollaşır oldu, Hüsufe uğrama, aman ay dede! Nimetler, hizmetler kapalı geçsin, Şüpheye düşmesin zaman, ay dede! Saptın mı acaba tuttuğun yoldan? Dualar almışsın yetimden, duldan, .... Şu dümen kırışın yaman, ay dede! O pembe bulutlar, sarardı, soldu; Muhâlif rüzgârla yelkenler doldu; İşaret feneri görünmez oldu, Her yanı bastırdı duman, ay dede! Yetişir gurbetten aldığın öğüt; Kim sola yanaştıysa kalmıştır züğürt; Sen suya yular tak, altından yürüt; Sesini çıkarmaz saman, ay dede! 1948 MEVLANA Yaş elli beş, boy boyunca, imiş biraz kanbur, Demek ayıb değil amma edepte hayli kusûr Bir inhinâ ki sevimli şu devr-i pirîde, Fenâ-yı mutlak içinde bir ölmeyen zinde. Başında bir keçeden takke amma, sivri ucu, Pek öyle dikkat edilmez, şi’ârı göz yorucu. İner o takkenin altından omza dek saçlar, Kıvırcık uçları, pek çok değilse de ak var. Kulakların küpesinden yukarısını perçem Kapatmış, ondaki ma’na, bir uzlet-i mübhem. Alın açık gibi amma görünmüyor o kadar, Ve takye haylice inmiş ki nâsiye pek dar. Hutût-ı cephe mukavvesce ince, sık ve derin Kaşında bir iki ak var, çatık değil de yakın. Sakal da nîm-kıvırcık, uzunca, kır düşmüş, Dururdu sol kulağında bir ince halka, gümüş. Bıyıklar ağzını örtmüş, bu bir süküt-ı belîğ, Firaak-ı Şems’i eder sabr-u aşk ile teblîğ. Ten esmerimsi, yanaklarda sâye-i sufret, Bu gölge zıll-i ledünden hâyal-i mahviyyet. Kaş uçları kapamış, göz kapakları mestûr, Bu gölgelikde ki kirpiklerin zılâli, fütûr. Nazarlarında tahâkküm var amma nâ-mahsûs, Akardı her nigehinden nice cihân-ı şümûs. Bakışlarında meâni akar, coşar, köpürür, Bir ân-ı lemhada kalbi ebedlere götürür. Yeşil, pamukları çımış solukça hırkası var, O vardı sâdece sırtında bir de bir şalvar. Zemîni yerden epeyce yukarda bir taş oda, İçinde musluk, ocak var, tavan, taban tahta. Bir enli pencere şark-ı şimâliye nazır, Bina da Devre-i Selçuk’a ait, anlaşılır. Basit içindeki eşya, pek azdı mefrûşât, Bu hücreden çok uzaktı gam-ı hayât-ü memât. Girince pencerenin karşısındaki köşeyi Tutan bu pîr idi, peşinde vardı neyle meyi. Önünde râhleye benzer ve oyma bir kürsî Derûn-ı hücre bütün bir mehâbet-i kudsî. Bu akdesiyyeti i’ lâ ederdi Mevlânâ, Yazan serâiri işte bu nûr-ı arz-ü semâ, Fakat bilir misiniz, bû huzûr-ı izzette, Bu kûşede ve bu ayn-el-yakin hakiykatte. Dikilmiş arşa kadar bir sütûn-i ıtmi’nân, Bu nûr, nûr-ı Ali’dir, emânet-i Kur’an, Ulûm-ı zâhire burda güneşte bir yarasa, Fezâ-yı lâyetenâhiyyet acizden de kısa, Uyûn-i felsefe a’ma, vukuf-ı fen kötürüm, Bu yerden ben şunu bildim demek cahîm, uçurum Serîr-i saltanatı fakr, ihtişamı dehâ, Şehi bir aşk-ı müebbed ki hep firaak-u bükâ. Semâsı hîç-i mutlak, şihâb-ı sâkıbı gâm, Terâneler ile mülhem, yağar hayâl-i elem. Mesîl-i hâme-i ma’nâ nedir? Kelâm-ı sübût, Lafızda yer tutabilsin serâir-i lâhût. Bu dinde düzah-u cenneti, azâblar yanıyor, Bırak hayâtı, ölüm, ra’ şelerle kıvranıyor. Mezârı hufre-i vuslet, taşı hayâl-i emel, Harâbe-i şubehâtın içinde yok meş’al. Bu yerde yok olabilmek kadar bir emr-i asîr Tahayyül eyliyemem ben ki eyleyim tasvir. Dehâ-yı hârikanın bu, harîm-i hikmetidir, Kader bu hikmete bigânedir, maiyyetidir. Fakat bu hikmete sermâyedir vücud-ı adem, Heman bu yokluğa karşı bütün sücûd-ı kıdem. Bir izdihâm-ı müebbed değil, bu, sırr-ı vücûd, Bu sırda oldu nümâyân hakaayık-i mevcûd. Demek ki kendini bilmekte vâr imiş hikmet, Muhabbet ehli olan, kendini bilir elbet. Bilirse al neyi vakt-i terânedir Neyzen, Hayât bir dem-i sıhhat, kaçırma fırsatı sen! Tıp Fakültesi Hastahanesi 16/2/1337 FELEK Yamansın her zaman aldattın beni Hem düşürdün, hem de kaldırdın felek Mecnun’sun diyerek Leylâ peşinden Issız vadilere saldırdın felek Rehberimsin dedin, benise kördüm Elimle başıma çok çarap ördüm Kendimi unuttum âlemi gördüm Hesapsız günahlar aldırdın felek Bir devadır dedin zehir tattırdın Gençliğin okunu boşa attırdın Körlerin yurdunda ayna sattırdın Çıkmaz sokaklara daldırdın felek Uyuşmadı gönlüm mert ile zenle Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle Hicran köşesinde bozuk düzenle Neyzen’e her telden çaldırdın felek BANA NE Serseri bir herifim, kevn-ü mekândan bana ne, Ezelî derbederim, hükm-î zamandan bana ne, Kendimi ... lemedim pir-ü cevandan bana ne, Bir mümessel ölümüm kâr-ü ziyandan bana ne, Kaniim hiçliğe âsâr-ı cihandan bana ne? Nefsimin ecnebisi olduğumu anlayalı, İlmi, fenni hiçe saydım ve bütün mahasalı, Medeniyet benim indimde bugün bakla falı, Sen gözetle bitecektir köse dehrin sakalı, Bu oyundan, o koyundan, karamandan bana ne? Baş siyasetçi olan şu ( Klemanso ), ( Askit ) Alaman, Yunan, İtalyan sürerek her yere fit, Ördüler serhad-i vicdana ölümden bir çit Beşeri soymak için dalga ile bir sürü it, Hırlaşırlar o o yandan, bu bu yandan bana ne? Gerçi gittim ... min doğrusuna ben kırk yıl, Gel .ötün varsa humarından o sahbanın ayıl, Bir boğaz tokluğuna her şeye oldum da kail Serserisin diye iş vermediler; gül de bayıl, Muktezası bu olan arz-u beyandan bana ne? Berk-i aşkın ... oldu siper-i saikası, Nefsimin santralında babamın hârikası, Ne vakit geçmiş ise, destime fırsat yakası, Kendimi sanmış idim âb-ı hayatın sakası, Şimdi vuslat arayan servi revandan bana ne? Olmuşum vâd-i hayretteki aczimle alil, Edemez hikmet-i esrarını insan-ı gavil, Göremez gördüğümü, şerh-ü beyan-ü tafsil, Bu muallim, bu muharrir, bu muhacir, bu asil, Bu zavallı, bu siyasi bu yamandan bana ne? Bulamaz derdime çare babam olsa lokman, Satılır beş paraya din pazarında iman, Düşünün halimi bir kere ne çektim ihvan, Romatizma, metelik yok, rakısız aç ve yayan, Kanlı tacı taşıyan taht-ı revandan bana ne? Gün olur ki bulamazsın ne bir ekmek, ne tütün, Parçalanmış ceketin, belki açıktır da .ötün, Bana ne bundan efendim? ... beni dinle ve bütün, Nâz-ı ibda-ı zaferle bizim illerde bu gün, Esiyor bâd-ı sabâ toz koparandan bana ne? ....yim kalp dinini kahbe, gâvur Avrupa’ nın, Onu ıslah-ı adalet diye hâkim yapanın, Vatikan’ da öperiken .ötünü kart papanın, Ararım aslını İncil’ e gönülsüz tapanın, Çekemezsin beni, bu sendeki kandan bana ne? Çalabın birliğine can-ü gönülden taparım, Türemin gayrisi hiç bir yola gitmem saparım, Karımı Salih efendi diye dursun yaparım, Yakasından, sakalından o gün elbet kaparım, Bu yavuklum var iken o kezibandan bana ne? Derd-i mâzi ile bir ökseye kasden bastık, Vatanı, halkı cehaletle kavurduk, kastık, San’ atı, ilmi siyaset ile boğduk, astık, Yoksa şimdi başımı koymak için bir yastık, O fırından, şu hamamdan ve bu candan bana ne? Müslümanlıkta tasavvuf geriyor cehle göğüs, Râfızî, şîa ve sünnî tanıma hepsine küs, Bunları suret-i zâhirdeki alâyişi süs, Kerbelâ, Mekke, Medine, Horosan, Kilise, Kudüs, Medrese, tekke, manastır, Vatikan’ dan bana ne? 1933 HAYAT ARMONİSİ Suçlu elbette ceza-dîde olur, olsa bile Çiftliği, fabrikası, bankası, hatta vapuru Onu mahkûm edemez emr-i adalet bile Var ise şayet elinde mütehassıs raporu Anladın ya bu işin iç yüzünü, kes sesini Kimseye açma sakın, nefsini dikkatle koru Sözüm ver de kulak git sazını eyle akort Bil hayat armonisinde şu minor la majoru Böyledir şartı hayatın şu cihan-ı gamda Para verdinse yerinme, vapuru sanma boru Alınır taht-ı tedaviye azab-ı vicdan Korkmasın katil ve gaddarın eğer varsa zoru Fahrî üstad-ı cihan olsa gerektir Neyzen Ki onun sanatıdır sahne-i tıbbın dekoru GEÇER Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer, Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer, Gam karar eyliyemez hânde-i hurrem de geçer, Devr-i şâdi de geçer gussa-i mâtem de geçer, Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer. Bu tecellî-i hayat aşk ile büktü belimi, Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicrân seli mi? İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi? Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ ünun filimi, Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer. İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan, Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan. Niyyet-i hilkâtı bu aşk-ı cihân-arâdan, Önü yokdan, sonu .oktan, bu kuru da’ vâdan Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer. Ne şerîat, ne tariykat, ne hakiykat, ne türe, Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre, Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre! Mâ’ rifet mahkemesinde verilen hükme göre, Cennet iflas eder, efsâne-i Adem de geçer. Serseri Neyzen’ in aşkınla kulak ver sözüne, Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne. Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne. Pir olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne, Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer. 1943 AYGIR İMAM Ben nasihat veremem gerçi size Aygır İmam Kafa tutma saz için sen de bize Aygır İmam Su-i niyyet taşıyan alçağa lânet olsun Yoktur asla garazım zatınıza Aygır İmam Sana karşı kötülük varsa eğer kalbimde Atarım varlığımı Akdeniz’ e Aygır İmam Sayarım hatırını, hem de seni incitmem Korkarım taş atamam ben kerize Aygır İmam Saldırışlarda soğukkanlılığın mucizedir Hani örnek gibisin İngilize Aygır İmam Bu akort olmadı, dersin üzülürsün boşuna Kulak asma olur olmaz pürüze Aygır İmam .... rurdun içine orgu akort etmek için Kardinal olsaydın Portekiz’ e Aygır İmam Gel düzen meselesinde adını b.. latma Dokuza çıktı mı inmez sekize Aygır İmam Şu kulaksızlığını radyo da ilân ettin Bu rezalet foyası çıktı dize Aygır İmam Bir çelik parçası davanızı tekzip etti Sustuk amma hepimiz, ben geveze Aygır İmam Musikî servetinin haznesi, ardiyyesi yok Yüklemiştir onu hak bir öküze Aygır İmam Bu da gül pembesi derdin de kırardın, rekoru Kadı olsaydın eğer sen Serez’e Aygır İmam Paraca pulca bu yıl hayli kalınlaştın ha Ateş-i “ Veylün likülli hümeze ” Aygır İmam Pek zebûn-küs diyemem amma ezersin zayıfı Lüpe geldi mi taparsın semize Aygır İmam Yan bakarsın biraya, konyağa amma geriden Kıç atarsın, şaraba, sertçe düze Aygır İmam Bayılırsın pilice zannederim tilki gibi Lüferin tazesi olmaz mı meze Aygır İmam Saldırırsın boğarak nağmelerinle bezme Köfteye, meyveye, bolca çereze Aygır İmam Katakulli okuma, nağmelerin kaşkariko Hilede taş çıkarırsın Muiz’e Aygır İmam Bir kütüksün bu ilimde fakat aslın meçhul Benzemezsin meşeye, pınala, hatta cevize Aygır İmam Bir sicillin sayılır bu yazılar varlığına İşte müsveddesi, sen çek temize Aygır İmam Beyoğlu, 1936 BU DA BULUNSUN Öpüldükçe be levs-âlûd etekler Bükülmez bir zaman hain bilekler Dualar, hüsnüniyetler, dilekler Şifabahş olmadı gitti emekler Bu ....den beka her kim ki bekler Güler, ahvâline itler, eşekler Bakan müstakbele, maziye, hâle Görür, mahkûmdur millet zevale Girer zanneylemek mızrak çuvale Teşebbüs etmedir emr-i muhale Bu.... beka her kim ki bekler Güler ahvâline itler, eşekler HAVÂLE Düzelmiyen şu âlemin işini, Ulu Tanrı’m olan nûra bırakım, Sabreyledim, kırk yıl sıktım dişimi, Gün görmeyi Nefh-i Sûra bıraktım. Avrupa’yı, siyaseti, plânı, Devletlerce uydurulan yalanı, İngiliz’i, Fransız, Yunan’ı, Felek denen şu kanbura bıraktım. Enver’ ini, Topal’ ını, Şaşı’ yı, Sakallı’ yı, bizim Çeribaşı’ yı Malla’ daki tavşanlara aşıyı Vurmak için bir doktora bıraktım. Tetkik ettim her mesleği, her dini, Bulamadım gamsız bir tek ferdini, Anlatmak için Siyonist’ e derdimi, Marko Paşa ile Tur’ a bıraktım. Binbir aşrı doğururken bir gece, Güvenilmez bu feleğe zerrece, Bak tarihe saltanatlı bir nice Süleyman tahtını mura bıraktım. Çok krala çalkalayınca eleği, Hâkim ettim kazma ile küreği Mişlyarlarca mehpâreyi, meleği Mezâr gibi bir çukura bıraktım. Görsün cihan serseriler pirini, Vermem Türk’ ün yerini Müselleste olan üçün birini, Konstantin’ le Anzavur’ a bıraktım. Kulak asmam gürültüye, sese ben, Baktım kalbim eli pişe, pese ben. Yeri göğü yapan mühendise ben İrfân adlı bir mezura bıraktım. Feylesofa kaptan etsem Papi’ yi, Göremezler fırtınayı tipiyi. İspermeçet-zâde ile Kirpi’ yi Mihrân ile Haçador’ a bıraktım. Dilencilik yetmez gibi eline, Dâr-ül hikme çıktı hakkın halline, İstibrâyı sürsün frenk eline, Mes’eleyi bir kubura bıraktım. Yeni sahne zannetme ki bozuktur, Piyesine hırlayanlar buçukutur. İnci midir sancı mıdır ne .oktur. Kemiğini direktöre bıraktım. Deli Neyzen al mansuru destine, Terâneyle selâm yolla dostuna, Matbuatın masasının üstüne Seyyâh iken kırık billûr bıraktım. Haydarpaşa, 1337 MEŞIME-I ÜMMID Deli gönül, daldın yine engine, Hatırından neler gelip geçiyor? Şarktan garba, garbdan şarka uçuşan Bulutlardan haber gelip geçiyor. Sevir’ deki muâhede, siyaset, Çoktan çöktü, bunu bilmek mâharet. Kerâmete kıç attıran ferâset Postası her sefer gelip geçiyor. Baktım harbin yıldızına, şebine: Emperyalist kaynayacak dibine. Derin duyan her devletin kalbine Yırtıcı bir hatar gelip geçiyor. Bir siyaset, bu saltanat, bu nişan, Avlanan vicdana bir kanlı kapan, Altı bin yıl bu, lâf değil, çarpışan Kılıçlardan beşer gelip geçiyor. Bu bayrağın mızrağının ucunda Bir el gördüm, küre var avucunda, Kehânetin Türk’ e ait burcunda, Yeni bir şahaser gelip geçiyor. Mebdeine kadar baktım hilkatin, Göz gezdirdim düşturuna vahdetin Milletine yâr olmayan devletin Kapısından zafer gelip geçiyor. Neyzen! İnsanların her bir katında Gönül gözü az, gencinde, kartında, Üniforma sandığımız sırtında Pıhtıdan bir semer, geşip geçiyor. Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337 AKIN Esselâm ey ulucan, İbn-i Süreyya Kör Ali Bâb-ı Haydar’ da tevârüsle müheyyâ Kör Ali Nam-ı zatın Ali İhsan da olur ya Kör Ali Künyeni böylece yazmaktaki mana Kör Ali Her muhatap nazar-ı dilde serâpâ Kör Ali Künyeniz ailece; eski Kızılbaşoğlu Kökünüzden başınız Babıâli’ ye bağlu Bilirim ki yüreğin derd-i vatanla oğulu Gerçi devlet ile hemsin, bu siyaset, bu gulû Bence tarihi de bıktırdı bu dava Kör Ali Pek kolaylık ile olmaz bu işin tesviyesi Şekl-i milliyeti bozmuş, tepeden zaviyesi Yeni baştan yapınız sahneyi, fikri, piyesi Dolmasın bir sürü sırtlanla amel nahiyesi Bir iken tecrübeniz oldu dü-bâlâ Kör Ali Her taraftan yine cûşân oluyor, ehl-i hulûl Semtiniz olmada çok alçağa mersâ-yı vusûl Bulmasın fikr-i edânî vü fiten cây-ı husûl Çevirin ters yüzüne bunları ettirme kabul Oluyor hemdeminiz bir sürü ednâ Kör Ali Açmazın hurdesi malûm ya dışarıdan görünür Rûh-ı maksat bilenin fikrine her an görünür Tecrübe ehline âyîne-i devrân görünür Hall-i esrar-ı muamma sana rahşân görünür Münkeşiftir sana bu ka’r-ı muamma Kör Ali Rehberin şule-i tarih-i mükerrer olsun Maksadın hikmet-i azminle mukadder olsun Tarh u zâidle bu iş vahdete müncer olsun Geçen âsâr-ı vekâyi’ sana ezber olsun Ortadan kalkar adamla bu belâya Kör Ali İhityaç artmalı takdîs ile ehl-i hünere Nazar-ı gaye uzandıkça, huzur-ı beşere Verme yüz sanata bîgâne olan derbedere Olmalı hisle mücehhez yazılan bu sefere Etmeyin soysuzu ikdâr ile bâlâ Kör Ali Almayın mahfel-i fikre edevât-ı kenefi Seçin eşhâs-ı hıyanet ile ehl-i şerefi Çıkmasın ahd-ı karibin yine şerrü’ l- halefi Size atfen, kokuyor bir nice âmâl-i hafî Hakka karşı ürüyor eski heyûlâ Kör Ali Fikr-i icad-ı hayat-ı nev olursa hidemât Yok, değildir, bu cihetçe, elinizde âlat Sı..*** b..ları tathîre gerek tensîkât Ediniz ehl-i fezâille bu sa’yi ispat Olmasın sahn-ı vatan alçağa me’va Kör Ali Herkesin lokması bir cevher olursa, işine Uyar edvâr-ı siyaset feleğin gerdişine Takmayın her “it” i bu mevkib-i sa’yin peşine Bu demir leblebidir, gelmez esâfil dişine Ehl-i hak belli olur lâhzada ra’ na Kör Ali Beslenir rûy-ı melâhat diye bin şahs-ı kabîh Bunların varlığıdır millet için zulm-ı sarîh Sine-i devleti tarih ile ettik teşrîh Aşikâr oldu, maraz, geçti, nezaket, telmîh İş bu merkezde diyor cümle etibbâ Kör Ali Haladan geldi a sor aklıma ey merd-i metin Gösteriş, akıbeti her vakit eyler tayin Istıfâ’ ya o kadar teşne ki bu fikr ü zemin İşinizde hak erenler ola himmetle mu’în Doğruya yardım eder Hazret-i Mevlâ Kör Ali Tıp Fakültesi Hastahanesi Haydarpaşa 1337 BAKTIM, AĞLADIM Yâd-ı hayâl-i yar ile Gülzâra baktım, ağladım, Andım şemim-i kâkülün, Ezhâra baktım, ağladım, Kalbim esir-i aşk-ı yâr, Gönlüm hevayı bî-karar, Eşkim misâl-i cuybar, Asâra baktım, ağladım. Hicrân ile dil oldu hun, Bahtım yaman, tali’ zebun, İkbali gördüm ser-nigun İdbâra baktım, ağladım. Müstekbelim olmuş hebâ, Hâlim belâ-ender belâ, Mâzideki bî-intihâ, A’sâra baktım, ağladım. Bir bî-kesim, bî-hânımân, Şimdi bana dağlar mekân, Feryâdıma ma’kes olan Kühsâra baktım, ağladım. Kalb-i hazînim ye’s – pûş, Hemrazım oldu hep vuhûş, Karşımda pür cûş-u hurûş Enhâra baktım, ağladım. Firkatle ney feryâd-zen, Tanbur ise sevdâ-füken, Mızrâb-ı gamdan inliyen Evtâra baktım, ağladım. Sen nerdesin ey nazlı yâr, Sinemde aşkın paydâr, Kalbimde senden yadgâr Esrâra baktım, ağladım. Çukurçeşme-İstanbul, 1317 NE DESEM ? Acaba ben de bugün kendime insan mı desem Yoksa emsalimi temsil ile hayvan mı desem Her yanından kemirir yurdumu azgın bir hırs Çekilen kahra lütuf, çileye ihsan mı desem Dahli yok kimseciğin, hep kabahat kendimde Delilik min-tarafillâh bana bir şan mı desem Gözünü açma da sen var elin efkârına uy Eli dinle, ele bak, el sözüne kan mı desem Şu sadakat denilen köhne tuzak yok mu bugün Yeni dinde buna ben sure-i şeytan mı desem Dalkavukluk denilen ilm-i hulûlün sırrı Bilinirse apışır servet ü sâmân mı desem İşte yüz bulduların yağtığı iş, bildiği söz İstikamet karaborsa, çala tırpan mı desem Gizli bir el izi var her dolabın çarhında Ser dümen dalgada, gel bak şuna kaptan mı desem Soramaz kimse cesaretle şerîrin işini Astığı astık olur; kestiği kurban mı desem Yedi Eylül ile fethetti refahın yolunu Topatan kal’asına işte kumandan mı desem Eski bir ekzemadır şimdiki Van meselesi Çok karıştırma yalandır, bu da bühtan mı desem Karagözcü ne komuş perdeye göstermeye bak Sen bırak da sözü git dertlerine yan mı desem İsterim ben de öğünmek hani bilgi nerede Her kelin perçemine sünbül ü reyhan mı desem Vâizin sunduğu kevserle cemaat sarhoş Camiye bar mı desem, mescide dükkân mı desem Yaptırır âdeme her şeyi geçim dünyası Kara kaplı kitabın falları ferman mı desem Sonu yoktur, bu didişmek ezelîdir Neyzen Hikmetin buyruğu elân kemâkân mı desem
__________________
HİÇ... |
||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||
|
|
#4 | ||||||||||||||
|
Asistan Moderatör
Üyelik tarihi: Jun 2008
Mesajlar: 721
Tecrübe Puanı: 5
![]() |
TÜRK’ E BİRİNCİ ÖĞÜT Şimdi geldin az buçuk aslından imana Türk Çekmek isterdim seni çoktan beri divana Türk Sinede mihrab-ı Beytullah’ ı bul, virane Türk Bî-tekellüf gir harîm-i Hazret-i Yezdan’a Türk Bastığın yerlerde şan ver cinsine, vicdana Türk Dizginin canbaz elinde olmasın bak dikkat et Çektiğin âlâm-ı istibdadı vird-i ibret et Davran artık, nefsini öğrenmeye son gayret et Kalbini aşk-ı vatanla mabed-i milliyyet et Ateş-i hicranla ver su hançer-i giryâna Türk Arş-ı âlâya asıldı huccet-i milliyyetin Kendi nefsinde görülsün halka, hakka hizmetin Ehl-i zulme kulluk etmekle onulmaz illetin Madrabaz kumpanyasından farklı kalmaz devletin Zorla anlat bunları aza-yı Mebusâna Türk Himmet-i pir-i zamanla tayy-i eb’ad eyledin Hâk olan ecdadını ihya edüp şad eyledin Ölmeyen tarihini dünyaya inşâd eyledin Sâyesinde dipçiğin bir varlık icad eyledin Dehre eyvallah dedirttin yazdığın fermana Türk Cevher-i hilkat senin askerliğinle müftedir Ma’bed-i milliyyetinde oldu mabudun demir Arş-ı mevcudiyetinde âlem-i imkân nedir Yaptığın şu inkılâbı ölçemez hikmet, cebir Gıpta eyler saha-i icadına efsane Türk Bir belâsın İtilaf’ ın kuvvet-i mağruruna Bir kırık kağnıyla çıktın fenn-i harbin Tûr’una Bunca devlet oldu mağlûp akıbet mahsuruna S..tın amden ilm ü fennin hikmet-i düsturuna Doğrusu açlık pes etti sendeki idmana Türk Hikmet-i hilkat seni kılmış temeddünden muaf Bir beis yok etsen âsâr-ı asırdan inhirâf Hacc-ı Ekber’ se muradın, kalbini eyle tavaf Varsa cürmün, bilmemektir kendini, et itiraf Kendin attın kendini her zillete, hüsrana Türk İşte Mekke, Müslümanlık inhisâr altındadır Hacca niyyet eyleyen katl ü hasar altındadır Bak vatan baştan başa bin iftikâr altındadır Yuttuğun bir lokma, halv ihtikâr altındadır Bir nazar kıl bunca yıldır verdiğin kurbana Türk Bir ceza çektin ki on beş yıl sebepten bî-habîr Üç buçuk mülhid rezilin keyfine oldun esir Padişah alçak, kumandan fahişe, hain vezir Sû-i idrakinle Azrail’i zannetin sefîr Böyle girdin suretâ âyîne-i devrana Türk Kendi yurdunda, evinde kaç asır kaldın garib Başına oldu musallat bin heyûlâ-yı acîb Medrese, tekke, mekâtib, hepsi de millet firîb Aldığın kâfi sana Gazi-i Ekber’ den nasib Katma esrar-ı Hüda’ ya bir zaman bîgâne Türk Sıdk ile askerliğin kâfi rızaullah için Üzme artık kendini bir şeyh için, dergâh için Eğme başın suret-i iblise eyvallah için Çektiğin çille yekûnen bilki, illallah için Kanma âyin-i Cem’ e, irşada, bir meydana Türk Varsa aslı bunların âlemde ....ler beni Aşikâr etmiş sana eşyayı Hallâk-ı ganî Beklenen esmâ-i Hak’ dan bil ki mangır madeni Dervişi bağlar yularsız tekkeye şeyh-i denî Olma artık bir kenef kandiline pervane Türk Âl-i Osman’ da Hasan, yahut Hüseyn, yahut Ali Var mıdır böyle isim bak; bu hakikat pek celî Hepsi de baştan kıça zulm u tasalluk mahmeli Tam bin üç yüz yıl bu fitne, oldu halkın engeli! Sen bıraktın hakkı, taptın zalime, sultana Türk Kurduğun tâk-ı siyaset âsmâna gıbta-res Aylı yıldızlı şu bayrak Kehkeşân’ a gıbta-res Yazdığın ferman-ı milliyyet cihana gıbta-res Ahd u mîsakındaki kudret zamana gıbta-res Aferinler içtiğin peymâne-i peymâna Türk Sulhu imza eyledin mahbûb-i âlemsin bugün Çınlıyor ufk-ı siyasette kemalâtın bütün En muazzam inkılâbı sen ki yaptın işte dün Bir değil bin yâr seven az bile gönlün içün Top gibi sağlam .... aşk ulu cephana Türk Aşk ile fasl-ı .... şimdi germiyyet verin Menzil-i imana şeklen ruh-ı milliyyet verin Şaha kalkan her .... âbiş-i ziynet verin Baştan atma yapmayın, bu hizmete kıymet verin Neslimiz azlaştı, hoş bak, hizmet et nisvâna Türk Öyle .... ki .... er nişanı kalmasın Güft ü gûya avretin asla zamanı kalmasın Başka sevda çekmeye tâb u tüvânı kalmasın Meclis-i nisvâda erkek imtihanı kalmasın Sen isim bulmakla meşgul ol doğan oğlana, Türk Kızları tayin edin resmî umûr-ı devlete Evlenince aşina olsun merhâm-ı hizmete Valide vâkıf bulunsun ihtiyaca servete Başka bir revnak verir hatun kişi cemiyyete Pişdâr olsun kadın her saha-i imrâna, Türk Kükremiş bunca .... var ümmet-i merhumede Eyliyor arz-ı salâbet saha-i ma’lûmede Anlamam hikmet nedir şu âdet-i meş’ûmede Mantık olmaz böyle bir hürriyyet-i mahkûmede Duymamıştır böyle derdi sorsalar Lokman’ a Türk Her muattal .... kudurmuş pür lehîb-i ihtiras İhtilâc-ı kahr-ı hasretten diler daim halâs Bir sefarethâne-i gamdır ki yok bekçi, kavas Bir cehennemdir ki vuslat yutkunur hicrana has Bir beladır ki musallat dert ile dermana Türk Olmalı hatun kişi zor-i .... le zarta-keş Ufk-ı aşkı yakmalı hicranlı bir kızgın güneş .... velhâsılı, esmer, beyaz, zenci, habeş Vardır istiğna eden bir çok eşek, abdal, gebeş Bunları teşbih eder erbâb-ı dil hayvana, Türk Düşmesin .... in zebûn mekkârede kuyruk gibi Şanla sallansın .... top gibi, tomruk gibi .... yumruk alt .... marpuç,... pulluk gibi ....yer kalmalı virane bir .... gibi Dikkat et, bak, sıhhatında bu gibi noksana Türk .... haysiyyet temeldir dildeki cemiyyete Mensec-i vuslat modeldir sanat-ı nesviyyete Düşmesin Musa gibi ol nesne Tûr-ı şehvete Bir şereftir bu şerait unsur-ı milliyyete Karşı durmaktır hüner enfüsteki tufana Türk Evvelâ lazım çobanlık hikmet-i matlab ile Sâniyen sanat, ziraat feyz-i rûz u şeb ile Sonra karnın doydu mu Türkane bir meşreb ile Balta, tırpan, manda, kağnı, panguduz merkeb ile Git .... bir dûş-ı istilâ Frengistan’ a Türk Beyzâ-i ankayı anla boş tavuk kehkehleme Ehli takdir eylesin, sen kendini pehpehleme Alt yanından kaydırıp ta mâverâya dehleme Lâ-yukâlî bir hata-yı hırs ile yestehleme Sapma şehrâh-ı safadan vadi-i isyana Türk İ’tilâ-yı mülk için milli .... kartalmalı Mor .... maplak gibi ta ka’r-ı .... dalmalı .... zorla her santimde gümrük almalı Âşıkân sırt üstü saatlerce baygın kalmalı Böyle gir dinî zaferle ravza-i rıdvâna Türk Bastığın anda gıcırtı kağnıyı andırmalı Bâde-i vuslât .... mest edüp kandırmalı Dehledikçe hırs ile yekdiğerin kızdırmalı .... safadan bahs açarken .... fındık kırmalı Böyle yap asma kulak hakkındaki bühtâna Türk Yasemini sineye tezyîn eder bir çift turunç Çizmeden versin nişan .... ki yapışsın .... konç Öyle zannetsin görenler .... bir dökme tunç İlk nazarda .... gıdıklansın .... kırsın kulunç Nesl-i âti aşkına .... minnet et canana Türk Verdim Etlik Bağlarından pendime işte hitâm İstemez bundan ziyade halka tatvîl-i kelâm Affedin, yoktur sözümde intizam u insicâm Serseri bir Neyzen’im, âşıklara ba’de’s-selâm Yadigâr olsun bu nazmım meclis-i ihvâna Türk Ankara – Etlik 1923 TÜRKE İKİNCİ ÖĞÜT Gel, günaydın, şimdi bak şu kurduğun âsâra Türk Başlamıştır ülke isti’dâdını izhâra Türk Âsmânı yık yığ, istiklâli istikrara Türk Nanköre açtırma göz, hiç verme yüz ağyâra Türk Basmasın nâdân ayağı rehgüzâr-ı yâre Türk Zalimin titrek elinden çektin aldın dizgini Kükresin nâmerde tarihinde bir kaplan kini Tuttuğun yol asra ait her teceddüdden yeni “Müstakim ol Hazret-i Müncî utandırmaz seni” Aklın erdiyse yeter bir Vâhid ü Kahhar’ a Türk Kudret-i fıtrıyyeni andıkça ah ettim sana Gitme maziye dedim, talim-i râh ettim sana Şapka giydirdimse zannetme külâh ettim sana Can gözüyle sahne-i dilden nigâh ettim sana Verme artık gönlünü, dükkân gibi îcâra Türk Vahdet-i milliyyedir efrâdı ancak kurtaran Aşk-ı Gazi ateşiyle kaynayan millete kan “Hâkimiyyet milletindir”, gökte ol sahip-kıran Zağlasın çarh-ı felek şimşîrini, sen salt kuşan Bir emirberdir kapından bastığın seyyâre Türk Gönlünü gark eyle menşûr-ı dehânın rengine, Bak riyâzî bir nazarla şimdi Türkün cengine Öyle bir Türkâne meşreple getir ki dengine Sâz-ı sulhun perde perde nağme kat ahengine Ey güneşten sıçramış her ferdi ateşpâre Türk İnkilâbı halk ederken parladıkça mu’cizât Anlamış sinyaldeki imayı ruh-i hadisât Bekliyor siması devrânın güneşten iltifat Hâle-i sulh-ı cihana verdi ay yıldız hayat Ben de şaştım bu terennümlerdeki esrara Türk Varsa dostun dipçiğindir, öp de omzunda taşı Merde hürmet eyle, nâmerdi görünce çat kaşı Bak nasıl rapt eyledin etrafı, Moskof kardaşı Bence senden çok küçüktür eski tarihin yaşı Âsmâna kak temel arz eyle de mimara Türk Âsmâna kak, temelden maksadım teyyare yap Cehli kahrettikçe idrakinle fenne, ilme tap Gitme mazinin karanlık yollarından, garbe sap Varsa iblisin külâhı, sen atik davran da kap S....da giydir düşmen-i bîdâd olan eşrâra Türk Mümkünün tahlili ânde bin tecelliyât olur Tehlikeyle oynanılmaz akıbet heyhât olur Himmet-i tarih ile her müddeâ ispat olur İnkirâzın tahtı kürsî-i ilâhiyyat olur Bence davetnâmedir bu safsata idbâra Türk Kalkmadıkça bunlar ev, yer, bağ, çayır yoktur sana Bunları kaldır, maarifte bayır yoktur sana Kendi mülkündür vatan, ortak gayır yoktur sana Yık dedim, yık, kanlı kürsîden hayır yoktur sana Ba’demâ meydan bırakma bunları tekrara Türk Kendi mülkünde garibane dilendin din için Tıpkı beygirler gibi döndürdü şeyh ayin için Sırtta heybe, cerre çıktın gafleti telkıyn için Pek fedakârane yandın bir Kureyşî kin için Çal da söylet bunları sazındaki evtâra Türk Gönlünü dinî tufeylîden temizle gün gibi Aşka iman et de durma vuslata küskün gibi Çektiğin âlâm-ı eyyâmı unutma dün gibi Aç gözün, çıldırma bir Leylâ için Mecnun gibi Bir marazdır bu; de geç, âşıktaki efkâra Türk Bir müzisyen geldi Alman Ştrigler’miş adı Öyle kudret var ki idrakinde aklım oynadı Anladıkça gönlünü Türkün muhabbet kaynadı Garbın asrî bir dimağınca sazın varmış tadı Kısmet oldu çok şükür dinletmesi bîdâra Türk Bence ibdâ’ın ocağı gönlünün altındadır Kesmiyor sanma, kılıç bir köhne eski kındadır Aşkı tekfîr etme, mesuliyyeti sırtındadır Bir kulak ver kendine, gönlün bunun farkındadır Sen neden bîgânesin ruhundaki eş’âra Türk Söyle aşkın lânesinden kim yadırgattı seni Hangi alçak aşka düşman etti, aldattı seni Kendi mümkündür bu ülke, kim tutup attı seni İtimadın bir kuru iman için sattı seni Sen ki Cibril’i yaparken orduna mekkâre Türk Musikîye ârız olmuştur yobazlık bit gibi Bu akan çirk-i hilâfet sanata kibrit gibi Saltanat davasına her faslı bir şahit gibi Toplanıp hep bir ağızdan hırlaşırlar it gibi Eyle bunlardan şikâyet dâhi-i serdara Türk Kırk sekiz yıl kişver-i ibdâ’ı sardım, bekledim Altı bin yıllık birikmiş bir de mazi ekledim Kurduğum tabya haraba tuttu yüz, mertekledim Gördüğüm âsâr ile müstakbeli gerçekledim Sığmaz artık tuttuğun yol vadi-i inkâra Türk Eşşeğinden patriğin her kim nasip almış ise Her ne varsa bildiği fensiz: Boş anbar, boş kese Garbı takdir etmeyen nâdânı sokma meclise Hakka iman etmemek olmuş seviyye iblis’ e Bastığın kâfi değil mi bunca yıl mantara Türk Cevher-i milliyyeni soymuş harami, Kâbe’de Cehle gömmüş ruhunu, sonra aratmış türbede Öyle aldatmış ki teslimiyyetin bî-arbede Sersem etmiş halkı döndürdükçe curnalcı dede Ehl-i ....’ten hazer kıl, çünkü benzer mâra Türk Hangi sem’iyyet olursa girme taktırma yular Goncası milliyetin ağyâr elinde tez solar Hür yaşa bak yadigârı ceddinin şu ordular Karşısında İ’tilâf orduları zor durdular Düşmanı teshîr eden başındaki mehpâre Türk Dinlemem bir kimseyi, fikrim, kararım kendimin Âsmânım kendimin, leylim, nehârım kendimin Medd ü cezrim kendimin, ka’rım, kenarım kendimin Çember-i devrâna hâkimdir, medârım, kendimin Sırrımı fâş etmedim bî-intihâ âsâra Türk Bu eserler inkılâbın ekmeliydi şüphesiz Türkün istikbali ondan münceliydi şüphesiz Tuttuğun el-Gazi-i müncî eliydi şüphesiz Âkil-i ferdâne-bîna meş’âliydi şüphesiz Secde eyler âsmânlar şemsini ikrara Türk İstanbul - 1929 HEKİMLERE NAZ Bir hazâkatzedeyim midemi tıp tepti benim Kırk katır tepse yıkılmazdı şu aciz bedenim Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere Bir mezar oldu cihan, sanki etibbâ haşere Hastane sanarak yok yere girdim çıktım İbret aldım oralardan ve canımdan bıktım Avnî’min himmeti erdi yine imdadımıza Hâtime çekti bir el nâle vü feryadımıza Kalmamıştır gibi aciz bedenimde bir şey Yaşasın sine-i millete Hasan Vasıf Bey CANAN’ A Sevdalı akşamlar tekin değildir Pek dolaşma gönül viranesinde Gururlu güneşler boyun eğildir Şaka yoktur aşkın efsanesinde Çok mutlu yıldızlar çıktı çığırdan Farkı yoktur aşıkların sağırdan Önce dumanları başlar ağırdan Şaka yoktur aşkın efsanesinde İhtimal vermezsin, hem inanmazsın Ateşler sarmıştır, sen uyanmazsın Mest olduktan sonra artık yanmazsın Gönlüm gibi hikmet peymânesinde Taptığın mihraplar çöker bir anda Her şey olmuş bitmiş gibi meydanda Tutuştu çırağlar, sevda devranda Yanıyorum sazın teranesinde Bir serseriyim ki dur aman bilmem Kalbinden başka hiçbir mekân bilmem Gök kandil olmuşum, âsumân bilmem Bir mazi gözlerin meyhanesinde Karanlık zülfünü bir görmek için Göz kanat olmuştum cin melek için Bana yeter artık buselik için Hatıra telleri dil şânesinde Gönül rebâbında olamaz düzen Aşkım bu yıldızı yüzünden süzen Buluşuruz yarın geceye Neyzen Cananın kalbinde, gam lânesinde İstanbul 1923 VARLIĞIM Ruhumda sunduğun mukaddes günah Kanımda ateşten bir şarap oldu Sevdanın şimşeği çakınca gönlüm Nağmesi alevden bir rebâb oldu Gökyüzü yıkıldı, yıldızlar söndü Güneş hiç doğmadı, ay geri döndü Kâinat kayboldu hiçe büründü Aşkından başkası hep harap oldu O hırçın hayalin ey sarhoş melek Serencâm besteler bana gülerek Son gece verdiğin zehirli çiçek Hicranlar şerh eden bir kitap oldu Vefasız tali’im bir kara kaya Yalvardım, söylettim bu sırrı naya Varlığım yok oldu gün saya saya İçinden çıkılmaz bir hesap oldu 1923 ÖLÇÜ İtimadım belki kalmıştır diye insanlığa Günde bir kere şeytan kalbimi yoklar benim Bizde vicdani telâkkiler bu yolda ölçülür Zevk alır görse perişan hâlimi toklar benim Cavidanî sözlerim sanma isabet eylemez Saplıdır kalb-i hedefte attığım oklar benim Her.... benzerdi bin bir Apis’li mabede Heykel-i Fir’avn’e döndü ....ğım ....lar benim Ezkaza bir lokma et yersem hayalen, vergici Rüzgâr altından geçerken zartamı koklar benim 1946 ŞEKSPİR Şekspir’ in bütün âsârını değil, birine Feda imiş Britanya o hikmet-efserine Ne muhteşem, ne derin bir mehâbet-i takdir Yeter bu İngilizin ilme aşkını tasvir Revân eder acı sözlerle tayf-ı hikmetini Bu serzeniş ile sezmiş vatan muhabbetini 1921 İSTANBUL RADYOSUNDA MUSİKÎ Tüylerim ürperiyor duydukça Musikî namına zillet şu sazı Yurdumuzdan azametle yayılır Cehlin âfâk-ı cihana avazı Okuyuşta daha hâlâ tecvit Ağzına .... madrabazı Telsizin işlemesinden maksat Çıksın üç beş .... boğazı Radyodan her gece garbın yüzüne Geyirir zannederim bir yobazı BİLİR Hakikat çıkması şu kahpe dünya, Bu çok kısa yoldan dönenler bilir; Bu yolun sırrıdır fırsatlar, sevda, Tutuşup parlayıp sönenler bilir. Aldana aldana gevredi dinim; Kalmadı düşmana, feleğe kinim; Doğruyu söylersem çarpar yeminim; Bu cengi, pusuya sinenler bilir. Durma sor halini, hastanın, sağın; Tabii solacak gülleri bağın; Hayatın içini, kara toprağın Üstünden altına inenler bilir. Geniştir, ölçülmez hayalin çölü; Karşımda her diri söylenen ölü; Çok güçtür geçmesi bu sakar gölü; Dümensiz gemiye binenler bilir. GÖNLÜMÜN MEYHÂNESİNDEN HİTAP ! Dinleyen her zerreye bin bir hitâbım var benim, Kâinât isminde hiçden bir kitâbım var benim! Ya hitâbımdan okursun, yâ kitabımdan beni, Yazdığım efsânede on altı bâbım var benim! Hey’etimde müttefik mağrıbla maşrık, veçhe yok; Gayr-i mer’î zerrede bin âftâbım var benim! Hüsn-i mutlak bir yudumda kendini gayb eyledi, Gönlümün humhanesinde böyle nâbım var benim! Varlığımdan intihâsızlık terennüm eyliyen Bezm-i hiçide adem adlı rebâbım var benim! Neşvemiz bî-ibtidadır işvemiz bî-intihâ, Böyle bir sâkiye candan intisâbım var benim! Meyve-i memnua’dan çekmiş bizim pîr-i mugân, Neyzen’im, gönlümde bin bir küp şarâbım var benim! 1944 İstanbul YOBAZ Bir güneş görmesi kaabil değil erbâb-ı dile, Kaplamış sis gibi etrafı gürûh-ı hazele; .... ümmet denilen şu haşere .... dır bence huzûr-i beşere. Cennet’i fasl-ı taharet iledir isbatı, Sanki yutmuş gibidir mebhas-ı kazuratı, Yakışır şekline timsâl-i fezayih dense, Bir yıkık eski kenef künküne benzer ense. Koku aldıkça koşar hırs ile mevtâ peşine, Benzemiştir yüzü sırtlan derisinden meşine. Sû-i hazım olsa gerek bilmediği varsa onun, Midesi iskele sanki odun oğlu odunun ! Ankara 1923 GEÇERİM Geçen gençlik günlerine yanmıyan Yok gibidir, bense bakar geçerim. Yoku vara, varı hiçe gömerek Her solukta bir gam yakar geçerim. Durulmadı gitti belirsiz başım, Kardaşımdan başka herkes kardaşım. Kader, zaman, kader, hicrân yoldaşım, Dertli ırmak oldum, akar geçerim. Devrin siyâseti pek saçma sapan, Pişirdiği pazarlıklar çok yavan, Matbu’atın ocağında kaynayan Kazanlara bir kulp takar geçerim. Araştırdım hakiykat notlarında, Yok bir ma’na dehrin vur tutlarında, Şi’rimdeki duygu bulutlarında Bir şimşeğim, hicrân çakar geçerim. Göz kapamam hiç bir Tûr’un nûruna, Perde açtım İsrâfil’in sûruna, Kalbimdeki yanan aşkın uğruna Cehennemi yakar yıkar geçerim. Anladın mı beni yakan o piri ? Neyle meyle bak ne yaptı fakîri Ebedleri kucaklıyan esiri Ma’na gibi deler, çıkar geçerim. Bulamazsın cevherimi bir kânda, Gömülüyüm bir mukaddes nihânda, Gönlümdeki ışığımla bir anda Yüz bin Leylâ sever bıkar geçerim. Neyzen gibi serserinin fakîyr’in Mihrâbıyım içindeki zamîrin, Men-Rabbüke diyen Münkir, Nekir’in Defterini dürer, tıkar geçerim. Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337 HAYATIMDA Ne başım var, ne kıçım var, be felek Tıpkı .... çevirdin beni! Kurtulamadım gitti anha minhâdan, Şu son siyâsete çevirdin beni. Sağlıkta minhetle hasr-ü neşroldum, Ölen umudlara teneşir oldum, Mezar taşları ile dertleşir oldum, Âyân’ da hey’ete çevirdin beni! Mezhebimde haham, papaz, hocalar, Orsa pupa, yalpalayıp bocalar, Her gören bir âletimi kurcalar, Pirsiz bir san’ata çevirdin beni! Aşkın perisine attım sazdan ok, Ta kalbime düştü, yalvardı pek çok, Benden başka yarasını saran yok. Sevdâlı gurbete çevirdin beni. Şahikâ mı hiç bir bulut yürümez? Kalemim de her nükteyi sürümez, Hürmet eder herkes, lâkin el sürmez, Kâ’be’den sirkate çevirdin beni! Kimim, neyim? Yok sırrımı bir bilen, İster yaşa, ister öl, ister dilen. Avrat pazarında yanlış işliyen. Akrepsiz saate çevirdin beni! Züğürtlükten her tarafım kanadı, İflâs etti .... im, dibe kaynadı. Başım başka kıçım başka oynadı, Ta.aksız şehvete çevirdin beni. Ne tutan var, ne çatan, ne kaışan, O meyhâne bu kerhâne Pötişan, Erenlerin kapısında dolaşan, Neyzen adlı ite çevirdin beni! Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337 NOKTA Şu yola kırk senedir attım adım, Daha hâlâ beni ben anlamadım. Aklımın erdiği bir şey varsa, Fikrim eb’ad-ı hayâli yarsa Cezr-ü medlerle, ebedle ezele Varmış olsam o reh-i lem-yezele. Bana rehber olacak şû’le, adem, Ademin şû’lesi hiçî der isem Bunca varlık ki benim meşhûdum Nur-ı aşkınla bütün mescûdum. Ve ademden edişim acze rücû, Saçıyor pîşîme milyarla tulû. Her tulû’un şeb-i bîdârından, Şu fezâüâ-yı hafâ-bârından. Yağıyor bunca serâir güneşi. Yakıyor aczimi hayret ateşi. Aczimin de buna âciz kalışı, Der demez meselenin geldi başı; Halleder noktayı aklen, hissen, Bunu tekrar okuyup dikkat eden. Tıp Fakültesi Hastahanesi-Haydarpaşa,1337 NEYZEN’İN ŞARKILARINDAN Derdinle gönül derdime dert katarak her gün Neşe ile avundum da gönül gülmedi bir gün Çılgın geçecek sandığım hep günlerim ölgün Yadınla harap, dert ile ortak gönül her gün Deli gönlümü sana verdiğim akşam Kanmadan zevkine geçti de akşam Şimdi viran kalan o bahçelerde Derdi verir gönlüme, derdin her akşam Gitti gelmez gönül virane kaldı Ne sabr u mecal var, ne takat kaldı Yadınla teselli bahane kaldı Gitti gelmez, gönül virane kaldı. EŞŞOLU Ne için boş durursun Çalış eşşolu, eşşolu Yiyecek yok mu dedin ha Alış eşşolu, eşşolu Anırıp durma çemende Ara bul ilim ile fende Olma bir .... sen de Karış eşşolu, eşşolu Uyuyan menzili bulmaz O balın gülleri solmaz Topal eşşekle olmaz Yarış eşşolu, eşşolu Bırakıp kîl ile kâli Unutup ol emr-i muhali Sana dargın ise vali Barış eşşolu, eşşolu. KOŞMA Hicrân kucağında tuttuğun sırdaş, Çağlamış, bulanmış, durulmuş olsun, Sözüne, sazına güven de yanaş, Kulağı ezelden burulmuş olsun. Boş kafa gezdiren seyyahlar gibi Keşkülünün delik çıkmasın dibi, Ârifden anlasın seçsin garibi, Hakiykat yolunda yorulmuş olsun. Taban tepmiş olan hak kervânında, Dostunu konutlar tatlı canında, Koçlar gibi duran pir meydanında, A | ||||||||||||||